Her ne kadar sosyalist bir sistemi eleştiri adına kaleme alınan bir karşıt propaganda aracı olsa da, George Orwell’in sözünü ettiği ne ’Düşünce Polisi’, ne de ’Doğruluk Bakanlığı’ AKP’nin uygulamalarını anlatmaya yeter. 1984, kötü bir eleştiri, iyi bir faşizm tanımıdır. Kapsamlı bir mühendislik tanımıdır 1984. Yıllar önce sosyalizmi eleştiri adına yazılmış olsa da iyi bir faşizm tanımı olan bu yazın, bugünün AKP’sini tarif etmek için iyi bir yazın olabilir. 

Hiçbir şey söylemese de olağan bir tutum olarak bir bildiriye imza atan akademisyenlerin dahi, düşünce suçu işledikleri, hatta terör suçu işledikleri iddiası ancak Türkiye gibi bir ülkede ve AKP gibi bir hükümetin iktidarında gerçekleşebilecek bir olaydır. Basıncıların devlet dili adına bir halklar karşısında bir soykırım dili oluşturması, buna uymayanların giderek hukuksal ya da kişisel cezalarla, yumruklarla ya da paralarla bu faşist kulvara çekilmesi, neredeyse tüm basının bu kulvara sığıştırılması, tüm insanların devlet yanlısı faşizmi savunmakla devlet karşıtı, terörist olmak arasında bir seçime zorlanması hepsi faşizmin soykırım politikalarının temel uygulamalarındandır. 

George Orwell’in vurguladığı geçmişin günü gününe güncellenmesi, yaşanmış olanların dahi güncellenmesi meselesi bugün AKP faşizmi başta olmak üzere tüm emperyalistler tarafından uygulanan temel yöntemlerden biri olmaktadır. Tarihi roman adıyla sürümü yapılan bir yazım türünün bu mühendisliğin önemli bir bölümünü teşkil ettiğini buna örnek gösterebiliriz. Ne de olsa ders kitaplarından önce bunlar toplumu eğitiyor ve buralarda anlatılanlar gerçeğin yerine ikame ediliyor. Yine başbakanın akademisyen kimliğiyle bildiğimiz görüntüsü ile bugünkü tablosu arasındaki açığa çıkmış şiddet farkı, görünürleşmiş olan vahşet gerçeği de bize bir şeyler anlatmaktadır. Başbakan, üniversite salonlarında sakin sakin bilim yaptığı söylenen zamanlarda da bugün meydanlarda ağzından kan damlayarak yaptıklarını yapmaktaydı. Ancak her şey o kürsüde bilimciliğin görünmezlik iksiriyle gizlendiği ve nesnellik kılıfına büründürüldüğü için görülmemekteydi. 

Bugün Türkiye’nin bu tepetaklak duruşuna, savaş sarmalından bir türlü çıkamayışına, her türlü insanlık düşmanı çete, hain, dolandırıcı, sahtekar, vurguncu-soyguncu ve kirli iş uzmanının devlet adamı(!) olarak itibar kazandığı, ödüller aldığı durumuna başbakanın yanıtı toplum karşıt, soykırımcı, katliamcı ve vahşet dilini giderek sivriltmesi olmuştur. Çünkü pozitivizmle yoğrulan bilimcilik bir akademisyene böyle söyler. Girdiği doğrultuyu hiçbir politik ve ahlaki ilke gözetmeksizin, programlanmış bir robot misali uygulamak bu bilimciliğin nesnellik hastalığının tezahürüdür. Girdiği rota, kendini devlet kılmanın önce ideolojik ve sonra kanlı-kirli savaşını vermiş bir partinin en ön safhasıdır, en görünür kesitidir. AKP’nin ekranı olmak cumhurbaşkanı ile başbakan arasında paylaşılan bir roldür. Ve üretilen toplum mühendisliği ikisi arasında rol paylaşımıyla ifa edilmektedir. Dimdik ayakta duran tarihi Kürdistan kentlerinin yıkılarak yerine yenilerinin inşa edilmesini ekranlardan haykırmak bunun dile kavuşturulmuş olan ve en görünür kısmıdır. 

Toplum mühendisliği böyle bir şeydir. Toplumu kendi sisteminizin ideolojik hegemonyasının tornasından geçirmeye çalışırsınız. O tornaya girmeyen, hatta direnen, varlığına ve özgürlüğüne sahip çıkan Kürtler gibi o tornaya girmediği gibi tornayı zorlayan ve hatta kimi parçalarını kıran kesimler olduğunda da ideolojik hegemonyanın gereği sistem, mühendisliğin nasıl olması gerektiğini yeniden planlar ve uygulamaya geçirir. Bunun adı terörle mücadele olur, bunun adı çöktürme planı olur, bunun adı yaygın eğitim olur, bunun adı, “Sur’u Toledo yapacağız” olur, bunun adı “okulları ve sağlık ocaklarını karakol yapacağız” olur. olur da olur. Bu olurlar artar. Bir defa komut alınmıştır. İnsanlığın doğal gelişiminin düşmanı olan tek yönlü düşünce biçiminin bir sonucu olarak faşizm kendini uygulamaya koyar. 

Bu uygulamalardan biri de bir süredir gündemde olan, AKP’nin insan pazarı olarak dünya ulus devletleri karşısında bir kart haline getirip habire ileri sürdüğü mülteciler konusudur. Savaşları çıkarıp insanları yurtsuzlaştırmak kadar yurtsuzlaşan insanların bedenleri üzerinden Avrupa devletlerinden savaş bütçesi oluşturma girişimi AKP’nin siyasetten anladığı soykırım zihniyetinin, faşizmin bir diğer yanıdır. Bugün yurtsuzlaşan, toprağından sökülen, aç biilaç kalan bu insanların bir kesiminin Kürdistan’da ikame ettirilmesi planı da AKP’nin yeni bir soykırım planı olmaktadır. Bir ülkenin, bölgenin demografyasını tahrip etmek, insanları katletmek, ölüme ve toprağından kopmaya zorlamak kadar o coğrafyanın insanlarını o coğrafyadan kopararak başka coğrafyaların insanlarını o topraklara taşımak bir soykırım uygulamasıdır. 

Bakurê Kürdistan’ın özyönetim direnişlerinde onurlu bir direniş sergileyen ve yıkıma rağmen başını dahi eğmeyen Kürdistan kentlerine Suriye’den getirilen Arapların yerleştirilmesi konusu bu bağlamda gündeme getirilmektedir. Rojava’da BAAS rejiminin yaptığı Arap Kemeri büyük bir hezimetle, Arapların da yersiz yurtsuz kalmasıyla, halklar arasında boğazlaşmayı derinleştirmekle ve soykırım sistemlerine hizmet etmekle sonuçlanmıştır. Bugün aynı Arap Kemeri kuzeyde inşa edilmek istenmektedir. Mültecilere yardım adı altında bioiktidarın en büyük uygulayıcılarından olan AKP Suriye’den kaçan Arapları, Kürdistan’da yıktığı direniş alanlarına doldurmanın planlarını yapmaktadır. Buraya AKP iktidarına bağımlı, karın tokluğuna siyasilere mahkûm olan Arapların yerleştirilmesi yeni bir Arap Kemeri oluşturmaktır. 

Onurlu Kürdistan halkı, yeni bir Arap Kemeri’ne izin vermeyeceği gibi, bugüne kadar Kürdistan’da yaşayan halklarla birlikte demokratik ulus anlayışı içinde yaşamanın en güzel örneğini verecektir. Kuzey Suriye Federasyonu bunun Rojava’da ortaya çıkan örneğidir. Bakurê Kürdistan’ın birçok yerinde üç yerel etnik grubun dilini de bilen ve barış içinde yaşayan Kürtler bunun kadim örnekleridir.