12 Eylül askeri faşist darbesiyle birlikte siyasal gelişmeler büyük oranda Kürt sorunu etrafında cereyan etti. Bu bağlamda Kürt sorunu her zaman, siyasetin mihenk taşı oldu. Mihenk taşı bir metalin, esas olarak da altının kalitesini kontrol etmede kullanılmıştır. Metalde ne kadar altın olduğu, metal mihenk taşına sürtüldüğünde saptanmaya çalışılır. Mihenk taşı olgusu, siyaset açısından da her zaman geçerli olmuştur. Dolayısıyla son otuz yılda gelmiş geçmiş siyasi partilerin ayakta kalıp kalamamaları, Kürt sorunuyla karşılaşmalarında ortaya çıktı. Rejimin demokratik bir yoldan mı, otoriter, faşizan bir yoldan mı ilerleyeceği de bu sorun karşısındaki politikasıyla belirginlik kazandı. Doğaldır ki Kürt sorununun bu niteliği, daha cumhuriyetin başından itibaren rejimin kaderinde de bir mihenk taşı rolü oynadı.
AKP’nin iktidara gelmesinin yolu da laikçi otoriter kemalist hegemonyanın, Kürt sorunu karşısında yaşadığı kriz ve çözülmeyle birlikte açıldı. Çözülen laikçi kemalist hegemonya, rejimin beka ve yeniden inşa sorununu doğurdu. Hal böyle olunca Kürt sorununda yaşanan çıkmazın ürünü olan AKP de hegemonyanın yeniden inşasıyla işe başladı. Bu aynı zamanda uluslararası güçlerin bir kurmacasıydı.

AKP hegemonyasını nasıl inşa etti?

Hegemonya, açık zor ve güç ilişkilerinin ötesinde, bir çeşit rıza ve kabul edişleri üreterek egemen olma ya da egemenliği sürdürme halini ifade eder. Burada kitlelerin zorla boyun eğdirilmesi değil, bir çeşit rızayla ve onayla boyun eğmelerinin sağlanması söz konusudur. Dikkat edilirse AKP de daha başından toplumsal rıza üretmeyi esas aldı. Vesayete karşı etkili bir söylem kullandı, devleti değil, toplumu öncelediğini söyledi. Toplumun bütün kesimlerinin hislerine tercüman olacak argümanları, retoriğin merkezine oturttu. Kemalist hegemonya döneminin tabularını kırdı. Otuz altı etnisiteye vurgu yapıldı, Kürtlerin, Alevilerin, sol sosyalist çevrelerin sembol isimleri kimi zaman Erdoğan’ın gözyaşlarıyla birlikte sahiplenildi. Meclis grup toplantıları, kalabalık mitingler etkili bir şekilde kullanıldı. Medya algı oluşturma, yönetme ve yönlendirme görevini kusursuzca yerine getirdi. Toplumdan onay almak için yapılması gerekenlerde sınır tanınmadı. Her türlü istismar kitabına uygun olarak, her türden gözbağcılık en değme şekilde yerine getirildi. Kurtla yiyip, kuzuyla ağlarken, kuzuyu da gözyaşına boğacak mahir bir çoban rolü Recep Tayyip Erdoğan şahsında en inandırıcı şekilde sahiplenildi. 

Açık ki bütün yapılanlar, hegemonyanın sendelemeden inşasını amaçlıyordu.


Eklemleme, tasfiye ve uzlaşma
Aslında 2006 yılına kadar öngörülen aşamalara ulaşmak için emin adımlarla yol almada pek sorun yaşandığı söylenemez. Ta ki Amed’de başlayan ve Kürdistan’a yayılan serhıldanlar karşısında tökezleyene dek. Erdoğan, serhıldanlar karşısında dengesi bozulmuş, yaşadığı şokla rızayı önceleyen dili bir yana bırakmış, “Kadın da olsa, çocuk da olsa gereği yapılsın” kabilinde emirler yağdırıyordu. İş bununla da kalmadı. TMK baştan aşağı yeniden ele alındı, hükümler Kürtler aleyhine ağırlaştırıldı. AB'ye tam üyelik müzakereleri kapsamında düşünülen reformlarda frene basıldı, güvenlikçi politikalara ağırlık verildi. Fakat Kürtler her şeye rağmen 2007 Genel Seçimlerinde kadirşinas davranarak önemli oranda destek verdi. Ne de olsa cumhuriyet mitingleriyle eski statükonun sahipleri ayağa kalkmış, ''değişimin partisi'' AKP’yi köşeye sıkıştırmıştı. Sonrasında yaşananlar hafızlardaki tazeliğini koruyor. Taş atan çocukların hapishanelere doldurulması, siyasal soykırım operasyonları ve ''Srilanka çözümü'' tartışmaları…
AKP’nin Kürt sorunu konusunda tavrı, Özgürlük Hareketine yaklaşımda ortaya çıktı. Bu politika hegemonik karakteri gereği üç aşamadan oluşuyordu. Eklemleme, tasfiye ve uzlaşma. Halkın aklını çelmeyi esas alan eklemleme ve tasfiye politikaları her türden yol ve yöntemle denenmiş, ancak başarılı olamamıştır. Başarılı olmadığı gibi, iktidar bloğu içinde merkezde çatlak yaşanmasına neden olmuştur. Fethullah Gülen cemaatiyle yaşadığı çatlak, Kürt sorunu karşısında yaşadığı çıkmazdan bağımsız düşünülemez. O günlerde imhaya dayalı ''Srilanka çözümü'' ve tasfiye politikalarının en hararetli savunucusunun cemaat olduğu biliniyor. Elbette cemaatin çözümsüzlükten, AKP’nin çözümden yana tutum aldığını söylemek istemiyorum. 
AKP, iktidarını sürdürmek, 2023 hedeflerine ulaşmak için her türden ahlaki ve etik değerleri çiğneme ilkesizliğini sergilemede ne kadar mahir olduğunu fazlasıyla göstermiş partidir. Gelinen aşamada Kürt sorununun çözümünde Sayın Öcalan’ın başlattığı çözüm sürecine yeşil ışık yakmış görünüyor. Ne var ki aradan geçen zamana bakıldığında bu sürece de araçsal yaklaştığı ortaya çıkmıştır. İki seçimi, sürecin imkanlarıyla istenilen şekilde kotarmış, 2015 seçimlerini de güvenceye almaya çalışmaktadır. Buna karşın sorumlulukları kapsamında atması gereken adımların hiç birini atmış değildir. Ahlaki ve vicdani bir sorun olması nedeniyle toplumda da karşılığı olan hasta tutsakların salıverilmesi konusunda bile şu ana kadar adım atmış değildir. Kürt sorununun çözümünde eşit muhataplık ve pozitif müzakere anlayışına sahip değildir. Negatif barış denilen çatışmasızlık halini koruyarak, amaçlarına uygun iş görmek istiyor. Görüldüğü kadarıyla 2015 seçimlerine de böyle yaklaşıyor. 

Demokratikleşme mi, otoriterleşme mi?

2015 seçimlerinde AKP karşısındaki en etkili güç, Demokratik Toplum güçleridir. HDK/HDP demokratik toplumun siyasal ve örgütsel hareketi olarak AKP’nin kabusu olmuş durumda. Kobanê’yle dayanışma eylemleri sonrasında bu güçlere karşı geliştirdiği linç kampanyası, kasıtlı ve planlıdır. Yine HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın hedeflenmesi de seçim hesaplarından bağımsız değil. HDP’nin güçlü bir toplumsal karşılığı olmasaydı AKP görmezden gelecekti. Fakat HDP’yi karşısındaki tek güç olarak gördüğünden çevresini boşaltılarak daraltmak istemektedir. Çünkü hegemonyanın sonuca ulaştırılmasında, 2015 seçimleri, ortaya çıkartacağı sonuçlarla belirleyici olacaktır. Rejim, Kürt sorununun gerçek çözümü ve demokratikleşme yönünde mi, otoriterleşme yönünde mi devam edecek. Seçim sonuçları bunu belirleyecek. AKP yalnız başına anayasa yapma çoğunluğunu elde edemezse demokratikleşme kaçınılmaz olacak. Açık ki denkleme dahil olacak demokratik güçlerle birlikte hegemonyada kırılma yaşanacak. O nedenle Erdoğan ve AKP taifesi gittikçe hırçınlaşıyor.

Toplumsal barışın güvencesi...

AKP’nin Sayın Öcalan’ın hazırladığı Çözüm Taslağı’na nasıl yaklaşacağı, seçimler öncesinde gerekli pratik adımları atıp atmayacağına yönelik derin kuşkular vardır. Bütün bunlar seçimlerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Kürt Özgürlük Hareketi, Türkiye’de kapsayıcı ve kurucu bir alternatif siyasetin öznesi konumunda olan tek siyasal aktördür. Demokrasi güçleriyle kurduğu ilişki ve ittifaklar, etki alanını daha da geliştirmiş genişletmiştir. Kobanê ve Kandil direnişiyle uluslararası meşruiyeti artmış, desteği büyümüştür. Bu durum, toplumsal barışın kazanılmasının da güvencesi olacaktır. Bu zeminin daha da geliştirilmesi Rojava Devrimi'nin de güvenceye alınmasını ve daha geniş coğrafyalara taşınmasını sağlayacaktır. Bu durumun seçimlere de pozitif etkisi olacaktır. 2015 seçimlerinin demokratik toplum güçleri açısından da hayati önemde olduğu dikkate alındığında, demokrasi güçlerinin daha geniş birliği de bir o kadar yaşamsallık kazanmıştır.  
AKP’nin hegemonyasını sağlamlaştırmak için açık şekilde güvenlikçi politikalarla otoriter bir yöneliş içine girdiği dikkate alındığında, seçimlerde azami sonuçlara ulaşmanın yol ve yöntemleri de önemlidir. Bunların en önemlisi, seçimlere parti kimliğiyle girmektir.