AKP’nin Kürt politikası, başından beri dalgalı, dolambaçlı ve netlik ifade etmiyordu. Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinin zaman ve mekana göre farklılık göstermesi, AKP’nin Kürt politikasını ifade ediyordu. Erdoğan’ın söylemlerinin birinci yanını çeşitli tarihlerde sarf ettiği bu ifadeler oluşturuyor: "Kürt sorunu vardır benim sorunumdur." "Düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur." "Kürt sorunu yok, muhataplık yok, masa yok, mutabakat yok, taraf yok"
Erdoğan’ın söylemlerinin ikinci yanını ise 2006’da Amed’deki serhildanlara karşı "Çocuk da olsa, kadın da olsa polisimiz askerimiz gereğini yapar", 2011’de Devlet Bahçeli ile Öcalan üzerindeki polemiklerinde "Ben 1999’da olsaydım idamı kaldırmazdım", Roboskî’de onlarca sivilin bombalanması sonrasında "Türk silahlı kuvvetlerimi en başta da hava kuvvetlerini tebrik ediyorum", Gezi direnişçilerine polisin saldırısını sahiplenerek "Polisimiz destan yazmıştır..." Erdoğan’ın sorunu görme ve çözme yöntemleri bu söylemlerin senteziyle oluşmaktadır. Bu söylemlerin sentezinin AKP iktidarının programına, siyasetçilerine, medyasına ve devlet kurumlarına yansıması ise tam anlamı ile bir felaket. Örneğin AKP’li siyasetçiler bugünlerde "Çakıl taşı vermeyiz, Kürtlere görülmemiş acılar yaşatacağız, polis de asker de infazlar da haklı" gibisinden sözler etmektedir.
AKP medyası ise bu söylemlerin uzantısı olarak "Savaşı PKK başlattı, Selahattin Demirtaş başlattı, HDP yaptı" diyerek yalan yanlış, düzeysiz ifadelerle durumu kurtarmaya çalışıyor.
Devlet kurumlarının kolluk güçleri ve askeri yapıları içinde "ezerek, vurarak bitirelim" diyenler öne çıkmış dağı, taşı, ormanı, köyü bombalıyor. Sivilleri infaz ediyor, işkenceyi meşrulaştırıyor.
Kısacası AKP’nin özellikle Tayyip Erdoğan’ın Kürt meselesinde içerisine girdiği sarmal, kaosa doğru yol alıyor.
Bugün kalkıp "Bu savaş niye başladı, kim başlattı?" diye sorsanız AKP’liler "Ceylanpınar’daki 2 polisin infazı ile başladı" diyecekler. Oysa bu bir algı operasyonuydu. AKP savaşı hiç durdurmadı. Erdoğan ve MİT için önemli olan asker ve polis ölümlerinin olmamasıydı. Oysa AKP savaşı 2013 ve 2014’de hiç durdurmadı. Savaşı DAİŞ eliyle Güney Kürdistan ve Rojava üzerinden sürdürdü. Kuzey'de ve Türkiye’de ise sivil infazlar, askeri yapıların geliştirilmesi ve polis terörü ile sürdürdü. Hiç durmadı. Bu konuda AKP’liler çocuk kandırır gibi savaşı başlatanın Kürtler olduğunu yazıp durmaktadırlar.
Oysa MGK kayıtlarına, Tayyip Erdoğan’ın söylemlerine ve politikalarına bakıldığında ortaya çıkan tablo şudur: Kürt meselesinin çözüm sürecine AKP’nin yaklaşımı stratejik olarak temelsiz ve hedefsizdi. Taktiksel olarak sorunu çözer gibi görünüp çözmemekti. Kendi iktidarını sağlama almanın dışında başkaca da bir durum sözkonusu değildi. Elbette devlet içinde, AKP içinde bu sorunu tarihsel olarak stratejik çözmek isteme eğilimi olabilir. Ki bu kısmen de kendisini gösterdi. Ama AKP ve özellikle Tayyip Erdoğan için bu geçerli değil.
2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri öncesi ve sonrasında bu çok açık bir şekilde kendisini gösterdi. Erdoğan savaş kararını işte bu dönemlerde resmileştirdi. Önce kabul edilebilir sınırlar içinde "kaotik ortam", sonrasında ise "topyekün savaş" stratejisine yöneldi. Bir iki polisin ya da askerin ölümü AKP için Erdoğan için hiçbir şeydir. Bunun birçok örneği de vardır.
İşin özü şu: Tayyip Erdoğan ve AKP, Kürtlerle ölümcül bir dansa girerken etrafında olup bitenleri görmemektedir. Kürt meselesi Tayyip Erdoğan’ı yutabilecek bir kapasitededir. Erdoğan ve yanlıların hiç de bağırıp çağırmalarına gerek yok. 1930’lar, 1950’liler ve 1960’lar ve sonrasına kadar PKK ve Apocular yoktu. Devlet istediğini yapabileceğini sanıyordu. Ama 1970’ler, 1980’ler ve 1990’lar da artık Apocular ve PKK’liler var. İki binli yıllara Kürtleri özgürlük istenci ile taşıyan bu hareket, bir daha asla ama asla Kürtlerin zulüm altında yaşamasına izin vermeyecektir. Bu böyledir. Bugün Germiyan’dan Efrin’e, Kars’tan İran’ın en güneyine, Kandil’den Silopi’ye, Dersim’den Mahabad’a uzanan bütün hatlarda Kürdün gerillası ve bilinçli bir halk gerçekliği vardır. Ve bu gerçeklik kendi özgürlüğünü gerçekleştirecek gerçek bir potansiyeldir...
Basının iki temel görevi, haberleriyle kamu adına her tür iktidarı denetlemek ve gerçeğe ulaşmak için her türlü görüş ve sesin kamuya ulaşmasını sağlamaktır. Bu görevlerden biri sınırlamaya uğrarsa ülkede basın ve ifade özgürlüğü, dolayısıyla demokrasiden söz etmek imkansız hale gelir. Bugün gazetelere, haber ajanslarına, televizyon ve internet sitelerine getirilen sansür, kısıtlama ve baskılar özgür medyanın işlevini hedef almaktadır.