Türkiye’nin bağrına bir ihanet bayrağı dikildi: Barışa hayır!

Bu bayrağın altında CHP’nin ulusalcıları, MHP’nin milliyetçileri ve İP’in askercileri toplandı.
Bağırıyorlar. Saçlarını başlarını yoluyorlar. Osmanlı’nın “din elden gidiyor, yetişin” vaveylasının yerini “Türklük elden gidiyor” feryadı almış.
28 Şubat’tan başlayarak koparılan “laiklik elden gidiyor, imdat” yaygarası çoktan unutuldu. Uğruna nice darbeler planlanan şu “laiklikten” söz eden var mı? “Bu kadına haddini bildirin” diyerek, seçilmiş örtülü bir kadın vekili meclisten atanlar, şimdi ilk seçimde örtülü kadınların meclise girmesine en küçük bir itirazda bile bulunamayacaklar.
Yeniliyorlar…Yenildikçe sırtı yerde güreşmeye devam ediyorlar.
Ama yenilgilerini “Türk milletinin” yenilgisi gibi göstermeye, Türklerde bir mağduriyet duygusu yaratmaya çalışıyorlar. Asıl gıdaları “ötekine” olan düşmanlık. Bu düşmanlığı kışkırtmakta elhak başarılı görünüyorlar. Toplumun yaklaşık yüzde otuzluk bir kısmını neredeyse Kürdün kanını kımız niyetine içecek hale getirdiler.
Yüzyıllık ekilmiş zehirli ırkçılık birikiminin tarlada kalmış saplarını, samanlarını toplayıp, milletin başından aşağı boca ediyorlar. Bu “eski” ve çoktan kurtlanmış “hasadı”, malum MHP topluyor. Bu parti, cılkı çıkmış ırkçı önyargıları kışkırtıyor.
Buna karşılık diğer ikisi, “modern”. Bunlar, sahillerin “beyaz Türklerini”, köyleri yakıldığı için şehirlerine gelen Kürtlere karşı, tıpkı Batı Avrupa’da olduğu gibi, “düşmanlaştırıyorlar.” Orta sınıfın “aydınlanmış” ve “refaha” adım atmış kesimleri tıpkı sıradan Alman’ın Türkten hoşlanmaması gibi bir duyguyla Kürtleri aşağılamakta. İşte CHP’nin ulusalcıları ve Aydınlıkçılar, bu kesimlerin hoşnutsuzluğunu “yabancı düşmanlığı”na doğru başarıyla tırmandırıyorlar.
Bu koro şimdi hep bir ağızdan bağırıyor: “Türklük tehlikede…”
Nasıl oluyor bu iş?
Türklere mi “Türkiye’yi terk edin” diyorlar, Türklere mi “silahlarınızı gömün” diyorlar, Türklere mi “kendinize ait bayrağınız olamaz” diyorlar, Türklere mi, “Türklerin ayrı bir meclisi olamaz” diyorlar. Türklere  mi “Türkçeyi öğrenebilirsiniz, ama ana dilde eğitim yapamazsınız” diyorlar, Türklere mi “Türkçe resmi dil olamaz” diyorlar?
Ne bu hiddet bu celal?
Bunlara denen, “yurttaşlık” tanımındaki Ali Cengiz oyunundan vazgeçmeleri.
“Anayasa’daki hukuk cambazlıklarını artık kimse yutmuyor. Türkiye Cumhuriyetine ya ‘ben Türküm’ diyerek yurttaş olabilirsiniz, ya da Başbuğ’un dediği gibi sizi ‘sözde yurttaş’ sayarız, ‘özde yurttaş’ olana ve ‘ne mutlu Türküm diyene’ kadar da kafanızı kırarız” lafını eğip bükmekle kimseyi kandıramazsınız.
Anayasa’dan “Türklük” çıkmayacak, Kürtlük ve, bütün kimlikler Türklükle birlikte anayasada yer alacak. Bu talebe karşı uzun bir süre direnmeniz mümkün değildir.
Aslına bakarsanız, “barışa hayır” bayrağı altındaki bu ihanet adım adım geriliyor.
Halkın sağduyusu adım adım egemen oluyor.
Buradan çıkan sonuç çok açık: AKP “çözüm sürecini”, bu ufunet yuvasını bahane ederek sulandırma hakkına sahip değildir. AKP de bu “üçlünün” tükenmekte olduğunu biliyor. Erdoğan ve danışmanları bunların yaygaralarını, müzakere sürecinde “pazarlığı” kızıştırmak için kullanıyor.
İşte veriler:
Dindar: Yüzde 84.4, Muhafazakar: Yüzde 84.1, İslamcı: Yüzde 82.7, Demokrat: Yüzde 63.1, Sosyal demokrat: Yüzde 62.1, Milliyetçiler: Yüzde 57.5, Sosyalistler: Yüzde 52.9. Atatürkçü: Yüzde 52.6, Kemalist: Yüzde 50.8, Laik: Yüzde 49.
Genar araştırma şirketi, deneklere “kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz” dedikten sonra, işte barış sürecine verilen desteği bu şekilde ortaya koymuş.   
“Üçlünün” tükendiğine dair başka bir veri de var:
CHP Genel Başkan yardımcısı Gülseren Onanç Malatya’da “tabanımızın yüzde 65’i barış sürecini destekliyor” dedikten sonra şöyle konuştu:
“CHP, bir sosyal demokrat parti olarak, prensipleri gereği Kürt sorununu sahiplenmiş ve soruna çözüm yolları üreten bir partidir. Bunu, parti politikası olarak oluşturmuş ve iktidarları çeşitli yasa teklifleriyle yönlendirmiştir. Özellikle 21 Mart nevruzundan bugüne kadar geçen süreci, en azından önemli bir başlangıç olarak algılıyoruz. Silahların susmasıyla başlayan süreci, çok önemli bir başlangıç olarak algılıyoruz. Bundan sonra çok önemli şekilde demokratikleşme süreci yaşanması gerektiğine inanıyoruz. Burada da parlamentonun en güçlü, en etkin organ olması gerektiğine inanıyoruz.”
Sahillerin aydın insanlarına yakışan bir ses bu…