Devlet mi? Al sana, tarihin derinliklerinden sesler veren AKP devleti devlet!..

Kürt Selahaddin’in (Eyyubi) de, pek övündükleri Selçuklular da devletti. Tarık Ali’nin anlatımıyla Selahaddin esir aldığı düşmanını, armağanlarla geri gönderir, ama Selçuklu at niyetine sırtına binip eğlendikten sonra başını keserdi.

Bugünkü TC’nin soy kütüğü pınarı İttihat ve Terakki'nin rejimi devlet, Ermeniler kanatları altındaki halklardan biriydi. İttihatçı ata, bugün yer yüzünde soykırım hükümlüsü…

Sonrakiler, utançtan pay çıkaracaklarına, Kürtlerin malını, mülkünü vaadedilmiş ganimet ilan edip, Zilan’da dereleri katledilmiş Kürtlerle "lebale" dolduruyor, Dersim’de mağaraya sığınmış bebekleri, ihtiyarları "fare gibi" zehirlemeyi insaniyet sanıyordu. 

Uzağı bırakıp, yüz yıllık çağı, devir, dönemi atlayıp yakına gelelim. Ne değişti ve değiştiyse eğer, sözü söz olmayan, devletleri devlet olmanın şartlarından sonsuz uzaklıktaki düzenlerine bakıp, bunlarla nereye gidilebilineceğine bakalım…

Öncelikle, bayrağı ve hüküm altında tutulan toprağı olan TC, devlet mi? Ben "evet" ya da "hayır" deme yerine anlatımı yeğlerim.

Anlatmak gerekiyorsa eğer, çağın devletleri, hukuk temeline kuruludur. Çetecilikte geçerli olan olan günlük emirler, haydutluğun anlık tesbitlerin uzak ve eşkıyalıktan arınmışlıkla, evrenin ortak değer yargıları toplamı olan hukuka bağlı, ona bağımlıdır.

TC de, resmiyette devlettir. Hatta, yerelde farklılıkların hayatını garanti eden (Anayasa ile) sözleşmesi vardır. Uluslararası yükümlülükleri ise Birleşmiş Milletler sözleşmesiyle taahüt altına almıştır.

Gelgelelim insanlık ve değerleri başka, bu rejimin tekme, tokat ve ilkel çifteleri başka yerdedir. Darbeci Türk generaller rejimi, devlet adına Mafyayı bile aşan Moğol haydutluğuyla, adı öne çıkmış tekmil Kürtleri Diyarbakır kışlasına doldurup, kendi buluşuyla insan pisliği ve ölü fareyle beslemişti.

Onların devamı olan Özal, Demirel ve Tansu Çiller, Erbakan rejimleri seçilmişler heyetiydi. Seçilmişler rejiminde, eşkıyalık yine üniformalıydı. Gün ışığında ziyaret ettikleri Kürt köyleri yanıyordu. Üniformalıların kaçırdığı, keyfe gelmek için nişangaha oturturttuğu, döve tekmeleye kemiklerini kırdığı, kiminin ölüsünü kuyulara, kimi uçurumlardan aşağıya atttığı, askeri kışla arazisine gömdüğü 17 bin 500 Kürt’ün katili, devlet yalanıyla "meçhul"du.

AKP rejimi de, onların devamı bir seçilmişler kumpanyasıydı. Bu dönemde, kimi kucakta taşınacak, kimileri meme emme çağında 241 Kürt çocuğu katledildi. Onların da, çetelesi tutulmamış cinayetlerin ve Roboskî Katliamının katilleri de "meçhul"dur, bugün...  

Devlet mi bu çark, siz söyleyin!..

Ama devlat adına söylenmemesi gereken her türlü yalan, dolan berdevamdır. Öylesine sınır tanımayan boyutlara ulaştı ki yalan, AKP’lilerin parlamentoda dövdükleri Kürt kadın temsilcileri, resmi açıklamada "kendi kendilerini darp eden" oluverdi.

Dilini, andını, kültürünü, varlığını yasaklayan ırkçılığa, kendi yurdunda esir tutan Faşizme isyan eden Kürt’ün, 40 bin evladı öldürüldü, dörtbin köyü enkaz yığını oldu, yaktığı, dört milyon kişilik kitlesi yerinden savruldu da, buna rağmen, "hadi gel barışalım" denilince, öldürmek ya da hapse atmak üzere arananlardan bir heyet sınırdan içeriye giriverdi. İçerdeki kalabalıklar da, "barış geldi" sevinciyle karşılamaya koştu. İşte bu insani davranış, "suç" sayıldı. Dışarıdan gelenlerle birlikte 10 bin Kürt, izinsiz sevinme cezasına çarptırıldı.

Sonra zaman aktı. "Devlet" adına, bir kere daha yalama ve yalvarmaya "barış süreci" denildi. Kürt savaşçılar, süreci iyi niyetle karşılama adına silahları baş aşağı edince, devlet mi, her neyse siz söyleyin, hepiniz, herkesin tanıklığında, "artık cenaze gelmiyor, hadi oylar bana" kampanyası açtılar.

Oysa, bu da yalandı. Irkçı rejime baş eğen Kürtler de katlediliyor, her gün cenazeler kalkıyor, öte yandan Kürdistan, Rojava ve Güneyde yaşanan vandallığın yasını tutuyordu. Vandallar belli, kimin beslemesi oldukları dünyada ayan, beyandı…

Kürdistan direniş hareketi, buna rağmen verdiği sözü tutuyor ve diyaloğu sürdürüyordu. Ama ortada devlet ciddiyeti yoktu. Selçuklu ya da Moğol’un üstten bakmacı tavrıydı. Aşiret hukukunda bile yeri olmayan, ırkçı bir üstten bakış…

Bu bakışla, bölgede Kürtlerin çağı olduğunu unutuyor, Kürt isyancılar küçümsenip, düşük seviyeli bir bakışla "hiç bir şey karşılığında" denilerek, teslimiyet şartları dayatılıyordu. 

Bu da çağdaş devletin değil, düşük seviyenin diliydi.

Nitekim AKP hareketinin lideri, ilk organizatörü Abdullah Gül de, dün bunların çağ ötesinde kaldıklarını anlatıyordu. Türk tipi buyurganlığa saplanıp kaldıklarını…

Bu çağdaş devlet anlayışı değil, başa dönüş olan dikta özlemi, başka bir deyişle felakete gidişti. Kürdistan sorunu bu gidişe takıldı. Çağdaş devlet kültürü yoksun ve yoksulu, kendi halkına insanca bir yaşama biçimini çok gören anlayıştan çözüm beklenir miydi?