Ağrılı Süleyman Kutlay (Dr. Naci Kutlay’ın kardeşi) anlatmıştı:
“Çocukluğum yıllarında (1930’ların başı) Türk atlı askerleri geçtiklerinde, terkilerinde, kesik insan başları sallanıyor, yalp yalp atların sağrılarına inip kalktıkça, kan sıçrıyordu. Kürt direnişçilerin başıydı, bunlar. Subaylar teslim ettikleri insan başlarına karşılık para ödülü alıyorlardı. Onlar geçerken, kadınlar kısık sesle “wey daikê, em belengazin” diye ağıda başlıyor, erkekler başları düşük, bakışları yerde sessizce ağlıyorlardı.”
Yurdu elinden alınmış, dili yasak bıçağıyla kesilmiş, kimliği, kişiliği inkar hançeriyle doğranmış, bütün değerleri suç ve suçlu ilan edilmiş Kürtler, işgal gücünün dilinde “eşkıya” veya “haydut”tu. Kendileri medeni…
Kanayan insan başları, “medeni adam”ın günlük kazancıydı.
Türk askerleri, eski zamanların hayvan kürkü avcıları misali Kürt avlıyor, kanayan başlarını, Türk devletinin tıpkı kendisine yakışan büyükler büyüğü bugünkü Erdoğan’ı gibi yüksek medeniyet sahibi, insani hislerle dolu şeflerine teslim ediyor, karşılığında para alınıyorlardı.
Haydutluktu, bu. Kazandıkları paradan kan damlamıyordu. Bütünüyle kandı. O kanla çocuklarını besliyor, söylemleriyle Kürt kini aşılıyorlardı, ruhlarına. Böylece Ruh harabiyetli kuşaklar yetişiyor, aynı hasta ruhlar 1980’lerin sonlarında bir kere daha hayat biçiyor, kanla besleniyorlardı.
İnsanın haydutlaşmasıydı, bu. Alçalması, alçak kesilmesi...
Bugünkü AKP (Türk-İslam sentezi) zihniyeti iktidardı, 1980’lerin sonlarında. Kürtler, artık haydut değil, Amerikan buluşu deyimle kendi yurtlarında terörist, teslim olmanayı ise rehineydi. Evrilip insan oldukları, insaniyeti keşfettikleri için değil, insan başlarını taşımanın zorluğundan olmalı, insan kulakları kazanç malıydı. Her Kürt terörist, kulağı da, eline silah verilip Kürdistan’a gönderilene bağışlanmış kazançtı…
Dinini, imanı ve vicdanını sevdiğim Türk Başbakanı Recep Erdoğan, tek kişilik devlet. İnsan başı ya da kesik insan kulağı ticareti yok, görünürlerde. Katliam yapmamak insanlıksa eğer o yok, buna karşılık adaletinin gizli muhbiri, tanığı var. Cezaevleri Kürtlerle dolu.
Bu yönüyle “bize, vurdu mu ses çıkaran yeni bir Atatürk lazım” diyen Türklerin hayalindeki Atatürk şiddetinin tipolojisisidir, Erdoğan. …
Ha, Atatürk’ün anne adı, sayısız okulun girişinde ışıldıyordu.  Recep Erdoğan geri kalacak değil ya, o da günü geldiğinde sökülüp, yere atılmak üzere, Kürdistan’ın Erciş köşesine taşıdı anasının adını.
Erciş’te anasının adını okul duvarına çakarken, tuz görmüş koyun gibi mikrofona segirtip, ağzını doldura doldura Kürdistan’ın çocuklarına “terörist” diyor, üstüne de “alçaklar” küfrünü serpiyordu.
Gürcü’ydü, o. Müslümanlığı da eski değil dündü, yani dedesi zamanıydı. Ama gören, söylediklerini dinleyen breh ki, ne breh Gürcü yiğidi Türk oğlu Türk, en kadim İslam Peygamber soyundan müslüman sanıyordu.
Dinin para ettiği yerde Türk-İslam-Erbakan sentezi, ırkçılığın değert gördüğü yerde Türkeş mukalidi MHP ülkücüsü ırkçı…
Kimin ne olduğu bizi ilgilendirmiyor, ama “alçak” çok tehlikeli bir söz, iki ağzı keskin kamaydı. Günün birinde, o kamanın ağzı ters dönebilir, sözü kullananın ağzına tıkanabilirdi, çünkü.
 Söz gelişi ona, buna, önüne çıkan herkese terörist diyen kimilerinin adı, daha sonra alçaklığın evrensel tarihi kayıtlarına insanlığa ihanet eden adam olarak işlenmişti. Hitler, Ermenilerin katilleri gibi…
Onların “terörist” dedikeri de ulusal kurtuluş savaşçısı olarak tarihi onurlandırıyorlardı. 
Avukat Ercan Kanar anlatıyordu:
“Tutuklu Kürtlere, savaş hukuku uygulanıyor. Savunma hakları kısıtlı. Suç delili deseniz bir şey yok, dosyalarında. Karı-kocanın telefon görüşmeleri, mesela adamın eşine eve ne zaman geleceğin sorması, dışarıya buluşacaklarsa yer söylemesi örgütsel işbirliği, gazetecinin yazdığı haber suç delili sayılıyor.”
Recep Erdoğan baş eliti, Başbakan. Dünyanın başka yerinde olsa tımarhaneye tıkar ya da tutuklarlar, ama o freni patlak kamyon misali önüne çıkanı ezip, kendinden başka herkese ve herkesin mensubiyeti, inancına küfr ede ede gidiyor.
Anasını yeni Türk anası olarak ilan edip, adını duvara çaktığı gün, herkes kendini inkar eden dönme olmak zorundaymış gibi haddini aşarak, Ortadoğu’nun en kadim inanç ve kültürlerinden biri olan ve İslam’ın kitabı Kuran’ın da hak bildiği Zerdüştlüğe, oradan da Êzîdîlere uzanıp küfrediyor, ırkçılığa ince ayarla, “Kürt’ü Kürt olduğu için değil, yaratılan tarafından yaratıldığı için sevdiğini” söylüyordu. Tanrı sevgisi olmasa tahammül edemeyecek…
 Süleyman Kutlay’ın analattığı dönemde terkilerinde insan başlarıyla dolaşanların günümüz haliydi, bu söylem.
Çünkü, Faşist’in dini, inancı, mensubiyeti yoktur. Faşist olmak için önce insanlıktan çıkmak gerekiyor çünkü. Vicdansızlığın bittiği yerde Faşizm başlar.
Kürdistan’ın onur savaşçıları, Ezgi Başaran’ın deyimiyle Musa Anter’in evlatları canlarını ortaya koyarak Faşizme karşı direniyorlar. Her gün yenileri katılıyor, haysiyet savaşı cephesine…
Apê Musa’nın kızları, oğullarından bazıları ölüm eşiğinde. Apê Musa’nın anısı, ona sevgi ve saygı adına, nasıl ve hangi yoldan bilemiyorum, ama insanlık suçuna karşı direnen onur savaşçılarını yalnız bırakmayın, yazıktır onlara!..