Bu ülkede çoğunluğa dahil olmak her zaman utanç vermiştir bana. Bu duhuliyetin içinde herhangi bir aidiyet hissi olmasa da yine de kadim bir suç ortaklığına ezel ebed mahkummuşum duygusu yakamı bırakmaz. Çünkü bu ülkede çoğunluk hırsızdır, çoğunluk katildir, çoğunluk misojinist, çoğunluk hayvan düşmanıdır. Misal her gün üzerinden gelip geçtiği Taksim Meydanı’nın biraz ilerisi, Ermeni Mezarlığı’dır. Gezi’de aman ağaçlar gidiyor diye ortalığı ayağa kaldırırken, çoğumuz şimdi Divan Oteli olan o mezarlara sığındık. O mezarların üzerine yol yaptınız, oteller kurdunuz bre vicdansızlar demedik. Eski bir bina gördük mü ağızımızın suyu akar, nostaljik damarımız kabarır da, acaba kamulaştırma yalanıyla kimin malına el kondu, kimin malı talan edildi de burası bir kamu binası oldu diye sormayız. Köpeğin boğazını kırar, camdan atarlar, ay ay bakamayacam, çok fena diye kaçarız. Ne cezai bir yaptırımı vardır, ne de caydırıcı herhangi bir önlem. Polis biber gazıyla, fişeğiyle kör eder, ahalinin gıkı çıkmaz, bir kadın kocasının şiddetinden kendini korumak için, ölmemek için yani biber gazı kullanır, sonuç kadına hapis ve 10 bin lira para cezası, kocaya “afferim koçum” madalyası’dır.

Bu örnekleri çoğalttıkça, çoğunluktan soğumak için yeterli sebepler önümüze dikilir, ben ve benim gibiler de altında ezilip dururuz. Ezcümle bizim buralarda az görülse de, utanmak önemli bir haslettir. Fakat bu haslet öyle tek başına durmaz insan içinde, yanına haysiyeti, onuru, erdemi falan da katması gerekir. Bunlar her türlü eylem ve sözde kendini belli eden yegane ve asgari insani özelliklerdir. 

Gelin görün ki bizim medyamızda bunları büyüteçle bile arasanız artık bulamazsınız. Parmakla sayacak kadar az olanları bir kenara bırakıp Ahmet Hakangillerden utanarak da olsa bahsetmek boynumun borcu oldu artık. Çünkü bu er kişi, zamanında mensubu olduğu İslami camiadan şutlanınca, kendine başka bir saçak altı aradı. Hani şöyle dışardan bakınca afili görünen, yanına bir-iki güzel-ünlü katıp ortalıkta dolaşıp, aa yakalandık diyen, Aydın Doğan’ın yatıyla tatile gitmek için sıraya giren cinsten yeni bir ekip… Adamda nasıl bir iman varsa, dileği kısa zamanda gerçekleşti. Ve ilk işi, bakın kendimle nasıl da dalga geçebiliyorum, gerçekten ben “tarafsız bölge”den bildiriyorum aslında, yoksa benim işim olmaz kâbilinden yazılar döktürmeye başladı. Zamanla futbolcusu, popçusu, sinemacısı, tiyatrocusu, siyasetçisi, yazarı kim varsa diline doladı, onlara hadlerini bildirdi. Onun sevdiği ve sevmediği filmler, kitaplar, beyanlar pek bi prim yapınca (evet burası vasatın iktidarda olduğu bir ülkedir) İskelesi’nden sancağını topladı, önce “Türkiye Türklerindir” logosunu yakasına karanfil gibi taktı, oradan alkışları toplayınca da, pır CNN Türk’e transfer oldu. 

Programlarında her kesimden, her düşünceden kişiye söz hakkı verdiğini iddia ederek, nadide manipülasyon döktürmelerinde bulunarak yine çoğunluğun dikkatine mazhar oldu. Özellikle seçim dönemlerinde konuklarına sorduğu tepesi delik sorular, bakın nasıl da ters köşeye yatırıyorum sırıtışları eşliğinde reytinglerini yükseltmeyi başardı. Taa ki o meşum ve vahim güne kadar. Diyarbakır Baro Başkanı’na sorduğu “PKK terör örgütü müdür?” sorusuna kendi gibi kıvırtmadan cevap veren Tahir Elçi, programdan bir süre sonra ifade vermeye çağrıldı, sonra da kötü kurgulanmış bir müsamare örneğiyle hepimizin gözü önünde öldürüldü… 

İşte tam da burada insan hiç olmazsa biraz utanır diye beklerken o yılmadı, durmadı. Öyle ki ağzının ortasına yumruğu yedi, haftasına televizyona çıkıp beni kimse durduramaz, ben o kadar tarafsızım yani sayın seyirciler demeye gönül indirdi. Zatın zabıtlara geçmeyen ama köşesinde döktürdüğü inciler yeni değildi aslında. Misal çok değil bundan beş yıl önce “Emine Ayna’dan Nefretimin 7 Nedeni” diye liste yayımladı, o kadar tarafsızdı ki başkanlık sistemini önce övdü, sonra vazgeçti, sonra aslında güzel olabilirdi dedi. 

Ama işi şirazesinden çıkaran son yazı artık gerçekten de utanmayı geçtim, kendine insanım diyen, yani içinde azıcık vicdan taşıyan herkesin tüylerini diken diken etti. Utanarak da olsa o satırlardan birazını şuraya koyuyorum ki, hiç unutulmasın: (Gerçi o alt altta yazıp yer dolduruyor ama ben öyle yapmayacağım) “Hendek kutsalsa/ barikat direnişse/ canlı bomba olmak, halk için kendini feda etmekse/ Ne diye sosyal medyada PKK trollüğü yaparak bana hakaretler yapıyorsunuz ki a be canlı bomba seviciler/ yattığınız yerden trollük yapacağınıza/ hendeğe girsenize/ barikata geçsenize/ kendinizi patlatsanıza”

Bu adamın seslendiği kitle, sadece 7 haziran seçimleri öncesinde 100’ü aşkın parti binası yakılan, kurşunlanan, halen 200 kişinin bodrumda ölüme terkedildiği bir halkın partisi. Demirtaş ve ekibi yazın dağı, taşı aşıp Cizre’ye varmak istediklerinde önleri kesilen, şehre sokulmayan ekip… Ve o ekip yan gelip yatıyormuş öyle mi? Kendilerini patlatsalar iyi olacak mı, öyle mi?

“Tahir Elçi’yi programa çıkardım diye onu öldürdüler, beni linç ettiler” diye ağlıyor bi de utanmadan. Boğazımıza kadar kana battığımız, katliam haberlerinin durmadığı Kürdistan’da Kürtler kıyıma uğrarken “canlı bomba olup onlarca masumun canına kıymak hangi halkın hangi demokratik kitabında yazar” diyerek alenen HDP’yi hedef göstermiş, bu katliama bizzat ortak olmuştur. 

Maalesef Ahmet Hakan ve onun türevleri çoğunlukta ama ya azınlık denilen Etyen Mahçupyan’a, padişahımız çok yaşa diyerek etek öpen Markar Esayan’a, Can Dündar ve Erdem Gül’ün tahliye haberini alır almaz, “artık casusluk serbest” diye twit atan Fatih Tezcan’a ne demeli?

Diyecek laf çok da öfkemi kontrol edememekten, bu nefret diline ortak olmaktan korkuyorum. İzlerken, okurken yaşadığım utanç duygusunu bir de yazarken yaşamak istemiyorum… Yine de acı başladım, tatlı bitireyim. Erdem Gül ve Can Dündar şimdilik dışardalar, umarım bu gece sıcak evlerinde rahatça bir uyku çekerler. Onlar için kopan fırtınanın aynısını Hayri Tunç başta olmak üzere halen içerde tutulan ve tutuklugazeteciler.blogspot.com.tr’ye göre sayıları 34’ü bulan gazeteciler için de diliyorum.