“Şirindir de yarenlerim can şirin
İşkencede tükeniyor günlerim
Yare bere kan içinde inlerim
Hücrem demir, yürek demir,
can demir.
Kardeşlerim yanıyordu ateşte
Ölüm orucunda ölüm peş-peşe
Alem sağır, hele bakın şu işe
Hücrem demir, yürek demir,
can demir.”
Bu iki kıta, Hasan Hayri Aslan’ın “Hücrem Demir” isimli şiirinin en çok bilinen iki kıtasıdır. İşkencenin sistemli olarak, bir devlet politikası şeklinde uygulandığı tarihlerde, Amed hapishanesinde kalmış ve zulmü bizzat yaşamıştır H.Hayri Aslan. Şiirin üstteki bu iki kıtası, bestelenmiştir de aynı zamanda. Amed zindanlarında tutsaklara uygulanan insanlık dışı zulmü, ancak bu zulmü birebir yaşamış bir insan, bu kadar hissederek ve bu kadar etkili anlatabilirdi zaten.
Hayatı çok ciddiye aldığı için güzel bir yaşam uğruna, ömrünü eşitlik, özgürlük, adalet ve demokrasi mücadelesine adamış, insan sevgisiyle dolu bir tutsak, bedenini neden ölüme yatırır ki? Dört duvar arasında, zulmü alt edecek, yaptırım gücüne sahip başka bir eylem seçeneği olmadığı için olsa gerek. Bundan olsa gerek ki; zindanlarda ölümün peş peşe olduğu kara dönemlere yabancı değil insanımız. Sadece son 15 yılda, sonuçları bir asra yayılacak, iki büyük zindan direnişi yaşadı T.C. tarihi.
Kuşkusuz, 1996 ve 2000 yılı açlık grevleri ve takip eden ölüm oruçları kadar, cunta dönemi ve sonrasında hapishanelerde sergilenen bütün direniş ve eylemler de çok önemlidir.
Ancak daha yakın bir tarihte cereyan etmiş olması sebebiyle, özellikle bu son iki ölüm orucu eylemi, hafızalarımızda daha canlı bir yere sahip.
Hatırlarsak, o zamanlar da T.C’nin ana akım medyası sağır ve dilsizleri oynarken, “yüzkarası basın” dalında ödül alabilecek bir ustalık sergiliyordu. Onlarca tutsağın bedenlerini ölüme yatırmalarını, macera ve devleti yıkma-bölme eylemleri olarak yansıtmakla kalmayıp, katillerin borazanlığına soyunan o günkü basının, iyi günleriymiş meğer.
Bugün T.C medyasına baktığımızda, “üstüne ölü toprağı serpilmişçesine” içine düşülen sessizlik, meslek etiğinden yoksun basının, dibe vurmakta varacağı derin noktayı göstermek açısından önemlidir. Başbakanın her hapşırığını manşetten haberlerle veren medya, yüzlerce insanın ölüm sınırına geldiği açlık grevlerini görmezden gelmekte ısrar ediyor hala.
Onlarca canın kaybedildiği son iki ölüm orucunda, üstlendiği sorumluluğu yerine getirmediği gibi sergilediği duyarsız tutumdan dolayı, daha sonraları özür dilemişti bazı medya ağaları ve onların reayasındaki bazı kalemşörler. Unuttukları bir şey var ki; hata tekerrür ederse, hata olmaktan çıkar, suça dönüşür. Şimdi aynı şahsiyetlerin, Kürt Özgürlük Hareketi tutsaklarının açlık grevlerine karşı gösterdikleri ilgisizlik, geçmişte kendilerince de itiraf edilen hatanın bir tekerrürüdür ve bundan dolayı da hata, suça dönüşmüş durumdadır.
Devletin, hükümetin, yandaş-candaş medyanın, daha öncekilerde olduğu gibi halen sürmekte olan açlık grevindeki ihmalleri, duyarsızlıkları, ilgisizlikleri kısaca suçları ortada.
Ya bizler, dışarıdakiler, seslerini dünyaya duyurmakta daha çok olanağa sahip olanlar, bizler ne yapıyoruz. Daha fazla kayıp yaşanmadan, eylemin istenilen başarıyla sonuçlanması için gerçekten yeterli çabayı, tepkiyi ortaya koyuyor muyuz?
Geçmişteki ölüm oruçlarında kaybettiğimiz güzel insanlarda olduğu gibi bugün-yarın olabilecek ölümler veya sakatlıklarda, toplum olarak her birimizin sorumluluğu yok mudur?
Özgür bir dünya için savaş veren tutsakları, yeterince sahiplenmediğimiz için, onların insanca bir yaşam kavgasını, kendi kavgamız saymadığımız için suç ortağı değil miyiz?
Özgürlük tutsaklarının kendi yaşamlarını, bedenlerini ölüme yatırmalarını seyrettiğimiz için, onların seslerine ses katmadığımız için, çığlıklarını duymadığımız için suçlu değil miyiz?
Her fırsatta inançlı olmakla övünen iktidar ve yanlıları, ölüm sınırına yaklaşan açlık grevini çözümsüzlüğe havale ederek, anaların elinin her iki cihanda yakalarında olmasını göze alıyor. Ama bizim de sessiz kalarak ortak olduğumuz suç, ömür boyu içimizi kemirecek, bu kesin.
Hükümetin istediği anda, açlık grevine kaynaklık eden insanca talepleri kabul ederek, sorunu hiç kayıp vermeden çözebileceğini biliyoruz.
Bundan dolayı daha fazla zaman kaybetmeden, ölümleri veya açlık grevinin yol açacağı sakatlıkları engellemek amacıyla harekete geçmeli, siyasilere acil çözüm için etkili baskıyı yapmak zorundayız.
Alem sağır hele bakın şu işe