Sivas Katliamı’nın 19. yıldönümünü değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, “Sivas Katliamı, Türk devletinin yürüttüğü kirli savaş sürecinde kendilerine destek vermeyen, Kürt Özgürlük Hareketi’ne giderek sempatisi artan başta Kürt Aleviler olmak üzere tüm Alevileri sindirmek için yapılmış bir katliamdır” dedi.
2 Temmuz 1993’de gerçekleştirilen Sivas Katliamı ne amaçla yapıldı, yapanlar amacına ulaştı mı? Sivas Katliamı sürecini ve Alevilerin durumunu Mustafa Karasu ile konuştuk.

Sivas Katliamının yapılmasının amacı neydi ve arkasındaki güçler konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Sivas Katliamının nedenlerini anlamak için yapıldığı yıldaki siyasal ortamı, o süreçteki Alevilerin durumunu anlamak gerekir. Yoksa İslamcı basının belirttiği gibi Aziz Nesin’in kışkırtması, Pir Sultan Abdal şenliklerinde ortaya çıkan gerilimin sonucuymuş gibi yüzeysel yaklaşımlar ortaya çıkar. Ancak Türkiye’nin siyasal tablosu iyi anlaşılırsa ve o günkü Alevilerin duruşları, ilişkileri görülürse ve yine katliam içinde yer alan kesimlerin 1993 yıllarındaki siyasal duruşları, ilişkileri izlenirse Sivas Katliamının hangi amaçla ve kimler tarafından yapıldığı ortaya çıkar.
Sivas Katliamının yapıldığı yıl 1993’tür. 1993-94 yılları aynı zamanda devlet açısından Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırmak için her yol ve yöntemin, her türlü insanlık dışı uygulamanın mubah olduğu, Türkiye’deki faşist anayasa ve yasaların izin vermediği durumda ise tamamen devlet güçleri dışındaki çeteleri ve cinayet şebekelerinin devreye konulduğu yıllardır. Devlet bütün imkanlarını kullanarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırmak istemektedir. Belki de Osmanlı ve Türkiye tarihinde amaca ulaşmak için her yol mubahtır biçiminde böyle bir karar alınmadığını, ama Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırmak için bu yola başvurulduğunu söylemek gerekir. 1990’lı yılların başında asker ve sivil bürokrasi oturmuşlar karar almışlar, bu hareketin bastırılması için her yol ve yöntem denenebilir demişlerdir ve denemişlerdir.
1993 2 Temmuz’unda gerçekleşen Sivas Katliamı böyle bir ortamda gerçekleşmiştir. Bir kere bunu görmek gerekiyor. İkincisi Sivas Katliamının olduğu 1993 yılı aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi’nin başta Alevi Kürtler olmak üzere Alevi Türkler üzerinde de etkide bulunduğu, Alevi Kürtlerin mücadeleye yoğun ilgi gösterdiği, yine Alevi Türk gençlerin de mücadeleye katılım gösterildiği yıldır. Aleviler içinde Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı büyük bir sempati gelişmektedir. Yüzyıllardır Alevilere karşı zulüm uygulayan Türk devletine karşı ilk defa direnen, bu zulmü geriletmeye çalışan, bu zulüm karşısında yenilmeyen, direnen bir güç görmüştür. Bu Aleviler için çok önemlidir. Kendisine zulüm yapan devlet karşısında direnen bir hareketin çıkması, Alevilerde büyük bir sempati uyandırmıştır. Türk devleti Alevilerdeki bu eğilimi görmüştür. Sadece Aleviler değil, Türk devletinin zulmünden, baskısından illallah etmiş Türkiye’deki aydınlar, muhalif çevreler de Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu direnişine içten içe sempatiyle bakmaktadırlar.
Diğer bir husus da Sivas Katliamında kullanılan İslami kesimlerin durumudur. Kürt Özgürlük Hareketi 1990’lı yıllarda büyük bir yükselişe geçince Türk devleti Özgürlük Hareketi’nin bu gelişimini durdurmak için İslami hareketin, siyasal İslamcı güçlerin önünü açmıştır. Hem Kürdistan’daki hem de metropollerdeki Kürtlerin Kürt Özgürlük Hareketi’ne akın etmesini engellemek için o dönemdeki Refah Partisi’nin gelişmesinin önünü açmışlardır. Özellikle de metropollerde Kürtlerin Refah partisine akması için her türlü imkan tanınmıştır. Nitekim bu yıllarda siyasal İslamcıların örgütsel ve siyasal gücü giderek artmıştır.

Zaten Hizbullah da bu süreçte öne çıkarıldı...
1992 yılından başlayarak Hizbullah’ın devlet tarafından Kürt Özgürlük Hareketi’nin tabanına karşı saldırı içine sokulması da bu konseptin başka bir boyutudur. Bir taraftan Kürtlerin Refah Partisi’ne akması sağlanmaya çalışılırken, diğer taraftan da cinayetlerle, öldürmelerle Kürt Özgürlük Hareketi’ne sempati duyan, tabanı olacak kesimleri sindirme politikası izlenmiştir. Bu nedenle 1990’lı yıllar aynı zamanda siyasal İslamcı güçlerle devlet ilişkilerinin dolaylı-dolaysız en iyi geliştiği yıllardır.
1996-97’de Refah Partisi’nin geriletilmek istenmesi de bu süreçle ilgilidir. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi’ni geriletmek için o kadar önleri açılmıştır ki, sonuçta Refah Partisi Türkiye’nin birinci partisi haline gelmiştir. Sonradan bu gelişmenin büyük boyutlara ulaştığını görerek 28 Şubat müdahalesi ve diğer yol ve yöntemlerle geriletmek istemişlerse de iş işten geçmiştir. Amiyane deyimle atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.
1992-93-94-95 yılları Türk devleti ve İslamcılar arasında iyi bir ilişkinin olduğu yıllardır. Doğrudan ilişkileri olsa da esas olarak zımni bir ilişki içinde oldukları görülür. Devlet İslamcıları Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kullanmak istemiştir, İslamcılar da bu kullanmayı gönüllü olarak üstlenmiş ve devletin bu yaklaşımından yararlanmaya çalışmışlardır. Bu dönem devletin İslamcılara dokunmadığı, onlara her türlü müsamahayı gösterdiği bir dönemdir.
Sivas Katliamı tabii ki siyasal İslamcıların etkisinde olan, onların da belirli düzeyde kışkırttığı çevreler tarafından gerçekleştirilmiştir. Sivas tarihsel olarak Alevi-Sünni geriliminin kışkırtılacağı bir zemine sahip olduğu gibi, dönemsel olarak da Alevilere, aydınlara, devrimci demokratik güçlere karşı kışkırtılacak bir siyasal ve psikolojik ortam söz konusudur. Dolayısıyla derin güçlerin kolayca kullanabileceği bir zemin tarihsel ve dönemsel olarak o günlerde Sivas’ta vardır. Ayrıca 1992-95 arası yıllar Türk devletinin karşısında hiçbir muhalif güç görmek istemediği yıllardır. İşte Sivas Katliamı da Türk devletinin yürüttüğü kirli savaş sürecinde kendilerine destek vermeyen, Özgürlük Hareketi’ne giderek sempatisi artan başta Kürt Aleviler olmak üzere tüm Alevileri sindirmek için yapılmış bir katliamdır. Kesinlikle bunu böyle değerlendirmek gerekir.
Katliamın Sivas’ta olması da tesadüfi değildir. O yıllarda Dersim’den başlamak üzere Sivas da dahil Alevi Kürtlerin ve Türklerin yoğun olduğu alanlarda gerillalar çok önemli bir etkinlik sağlamışlardır. Yine Güneybatı denilen Adıyaman, Maraş ve Malatya’da gerillanın önemli düzeyde bir etkinliği gelişmiştir. Avrupa’da Alevilerin önemli bir kesimi Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisi altındadır. İşte katliam bu ortamda gerçekleşmiştir. Alevilerin ve demokrasi güçlerinin Kürt Özgürlük Hareketi’yle birleşmesini engellemek için böyle bir gözdağı verilmiştir. Çünkü bu dönemde her türlü muhalefet Türk devleti açısından Kürt Özgürlük Hareketi’ne güç veren etken olarak görülmektedir.

Katliamı gerçekleştiren güçler amaçlarına ulaştı mı?

Katliamı gerçekleştiren güçlerin kısmi düzeyde amaçlarına ulaştığını söyleyebiliriz. Gerçekten de bu katliamla önemli bir ürküntü yaratmışlardır. O süreçte de bu katliama karşı çok ciddi bir sesin yükseltildiği söylenemez. Kuşkusuz Avrupa’da, belirli yerlerde tepkiler olmuştur, ama yapıldığı yıl Türkiye’de katliama karşı önemli bir ses çıkarılmadığı görülür. Bu yönüyle Kürt Özgürlük Hareketi’nin Alevilerle buluşması, Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokrasi güçleriyle buluşması, daha geniş yelpazede Türk devletine karşı bir mücadele verilmesi çabalarına bu katliam bazı yönleriyle darbe vurmuştur.
Devlet açısından bir taraftan böyle bir katliamla Alevilerin demokrasi güçleri ve Kürt Özgürlük Hareketiyle birlikte demokrasi mücadelesi vermesinin önüne geçmek isterken, diğer taraftan Alevi politikasında kimi yumuşamalar yaparak Alevilerin Kürt Özgürlük Hareketi, sol güçler ve demokrasi güçlerin yanında yer almasını engelleme stratejisi izlemişlerdir. Alevilerin Avrupa ve Türkiye’de belirli dernekler altında örgütlenmesine göz yumarak ve Alevi kültürüyle ilgili deyişler ve cemler konusunda televizyon, radyo ve diğer basın yayın organlarında yumuşamalar yaparak Alevileri Kürt Özgürlük Hareketinden uzak tutmaya çalışmışlardır. Özellikle Avrupa’da Alevi Kürtlerin Kürt Özgürlük Hareketi’nden uzaklaştırılması için devletin konsolosluklar ve elçilikler üzerinden bu yönlü çabalar gösterdiği bilinmektedir. Tabii bunu söylerken oradaki Alevi örgütlenmelerin devlet tarafından kurulduğu ve devletin uzantısı olduğunu söylemek istemiyoruz. Biz sadece Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin gelişmesi karşısında Alevilerin bu mücadele içinde etkin yer almasını görerek Alevi örgütlenmelerinin gelişmesini dönemin politikası gereği kendileri açısından uygun gördüklerini belirtmek istiyoruz. Kuşkusuz Aleviler için özgün örgütlenme imkanı bulmak iyi bir şeydir. Kürt Özgürlük Hareketi daha Sivas Katliamı olmadan önce Kürdistan Aleviler Birliğini örgütlenmeye başlamış ve geliştirme çabası içinde olmuştur. Özgün örgütlenme tabii ki Alevilerin hakkıdır. Kendi kimliğini, varlığını koruması, güçlendirmesi ve yürütmesi açısından özgün örgütlenmeler gereklidir. Ama Türk devleti Alevilerin örgütlenmesi gelişsin, güçlensin yaklaşımıyla değil, özellikle Alevi Kürtlerin Kürt Özgürlük Hareketinden uzaklaşması için böyle yeni bir yaklaşım içine girmiştir.
Türk devletinin bu yıllarda izlediği politikanın kimi sonuçlar aldığı söylenebilir. Bir kısım Alevi örgütleri Kürt halkının özgürlük mücadelesine uzak durma, dolayısıyla doğru olmayan bir demokratik mücadele anlayışıyla hareket etme eğilimi içinde olmuştur. Cem Vakfı gibi örgütlenmeler ise daha başından itibaren Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı düşmanca bir tutum içinde olmuşlardır. Bundan sonra da bu tutumu sürdürecekleri kesindir. Ancak Alevi özgün örgütlenmelerinin önemli bir bölümü giderek Türk devlet gerçeğini daha iyi anlama ve sorgulama süreci içinde olmuştur. Önümüzdeki dönemde bu eğilimin daha da gelişerek pratik ve siyasi sonuçları olan bir gelişme ortaya çıkaracağını şimdiden söyleyebiliriz.

Türk devleti katliamlarla Aleviliği sistem içine çekmek, eritmek ya da yok etmek mi istiyor?

Geçmişte yapılan katliamlar var. Bu katliamların tümü tabii ki Aleviliği yok etmek, sistem içine çekmek ya da eritmekle ilgilidir. Sistem içine çekmek iki yönlüdür: birincisi; devlet dışı toplum olarak kalmış, devletle barışık olmayan, Aleviliği devlete itaat eden, devlete hizmet eden, devletin işbirlikçisi olan bir duruma çekmek istemektedir. İkincisi ise Osmanlı’dan bu yana Sünni-İslam’ın tek hakim inanç haline getirilmesi söz konusudur. Bu yönüyle de Alevilik Sünni-İslam mezhebi içinde eritilmek istenmektedir. Belki Osmanlı döneminde Bektaşilik bir dönem devletin ideolojik kurumu haline getirilmiştir. Bir dönem bu sürdürülmüştür. Ama daha sonra yine Sünni-İslam’ın hakim olduğu bir devlet ve toplum yapılanması hedeflenmiştir. Özellikle halifeliğin 1517’de Osmanlı’nın eline geçmesiyle birlikte Bektaşiliğin etkisi giderek azalmış ve daha sonra da baskı altına alınan bir kimlik haline gelmiştir. İşte bu zihniyetteki Osmanlı döneminde baskılarla Alevilerin Sünnileştirmeye çalıştığı görülür.
1500’lü yıllarda Alevilik Anadolu’da ve Kürdistan’da daha etkindir. Ama özellikle Yavuz döneminden sonra gelişen baskı ve katliamlarla önemli bir Alevi kesiminin Sünnileşmesi sağlanmıştır. Bugün Bingöl, Muş hattında önemli bir kesimin Sünnileştiği açıktır. Tarih araştırılırsa Dersim’den İran sınırına kadar önemli bir hattın Alevi kuşağı olduğu görülür. Şimdi bu kuşak ortadan kaldırılmıştır. Sadece Varto, Hınıs alanlarında belirli bir Alevi kesim kalmıştır, ama diğer alanlarda dönmüşlerdir, Sünni olmuşlardır. Tarih içinde bunu da görmek gerekiyor. Bu açıdan katliamların tabii ki amacı Aleviliği eritmektir, yok etmektir. Aleviliği de Sünnileştirmeye elverişli hale getirmek için birçok katliam gerçekleştirilmiştir.
Osmanlı döneminde de yaklaşım budur, cumhuriyet döneminde de yaklaşım budur, değişmemiştir. Bazıları cumhuriyetin laik olduğunu, Alevilerin nefes aldığını söyler, bu çok gerçekçi değildir. Laiklik ancak tam düşünce özgürlüğüyle anlam bulabilir. Alevilik Osmanlı döneminde gördüğü baskıları cumhuriyet döneminde de görmüştür. Cumhuriyet döneminde ibadetlerini serbest mi yapmışlardır, kendilerini gizlememişler midir? Yakın zamana kadar kendilerini okullarda, işyerinde, bulundukları yerlerde kendilerini gizlemiyorlar mıydı? Bu yönüyle cumhuriyet döneminde öncekinden farklı bir inanç özgürlüğü olduğu söylenemez.

Bir de Aleviler başta olmak üzere sayıca az olan inançlar sürgünler ve göçlerle de yok edilmek istenmiş...

Kapitalist modernist çağ sadece etnik kimliklerin yok edildiği çağ değildir, dinsel kimlikler de yok edilmişlerdir. Süryaniler Ortadoğu coğrafyasında ne zaman yok edildiler? Kapitalist modernitenin girmesiyle, ulus-devlet zihniyetinin gelişmesiyle yok edilmişlerdir. Ondan önce varlıklarını sürdürüyorlardı. Ulusçuluk öyle bir şeydir ki sadece bir etnik kimliğin hakimiyetini değil, hakim olan inancın da diğer inançlar üzerinde hakimiyetinin oluşmasını beraberinde getirir. Cumhuriyet döneminde bir taraftan Türkleştirme varken, diğer taraftan da Sünni-İslam’ın hakim olması politikası izlenmiştir. Bu açık bir gerçektir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örgütlü hale gelmesi, getirilmesi bunun ifadesidir. Bunu bırakalım teorik olarak açımlamayı, Aleviler kendi yaşadıklarını babalarından, dedelerinden dinlerlerse nasıl inançlarını sakladıkları, gizledikleri görülür. Ancak yoğun oldukları yerlerde kendi kimliklerini, kültürlerini korumaya çalışmışlardır.
Sadece katliamlar ve baskılarla yok edilme söz konusu değildir. En fazla kimler metropollere göç etmiştir. Alevi Kürtler ve Alevi Türkler göç etmiştir. Çünkü yoğun yaşadığı yerlerden uzaklaşınca aslında Aleviliğin kendisini yetiştirdiği kültür de toprak da ortadan kalkmıştır. Bugün Sivas’tan, Malatya’dan, Maraş’tan Alevilerin bu kadar göçertilmesi, özelikle Alevi Kürtler başta olmak üzere Alevilerin bu kadar göçertilmesi bir nevi Aleviliğin ortadan kaldırılması, metropollere giderek oralarda erimesi anlamına gelmektedir. Kendi kültürlerini oralarda koruma imkanı bulduğu biçiminde değerlendirmeler gerçeği ifade etmemektedir. Şöyle değerlendirmeler var: büyük şehirlere gittiler özgürleştiler, kimse kimliğini sormadı. Tamam, kimse kimliğini sormadı ama Alevi kimliği, kültürü toprağından koparılarak aslında zamana yayılmış kültürel soykırım sisteminin içine girmiştir. Katliamlar bir yönüyle de Aleviliği devlete yakınlaştırmak, diğer yönüyle de göçertmek, göçerttiği yerde eritmek ve yok etmek biçiminde sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Çok boyutlu kültürel soykırım yaptılar. ‘Ne Alevi bırakmalıyız, ne Kürt bırakmalıyız’ dediler. Bu nedenle herkes Türkleşmeli, herkes Sünnileşmeli gibi bir politik zihniyetle hareket etmişlerdir. Bugüne kadar yaptıkları budur.
Son yıllarda Hıristiyan papazların katledilmesi de benzer bir zihniyetin sonucudur. Bütün Hıristiyanların kökünü kazımalıyız anlayışıyla bu katliamlar gerçekleştirilmiştir. Bu katliamları derin devlet planlamıştır. Rastgele bir meczubun bir papazı öldürmesi ya da Malatya’da Zirve yayına saldırması, Hrant Dink’i öldürmesi değildir. Derin devletin aklında böyle bir hesap vardır, bunu planlayarak gerçekleştirmişlerdir. Bu zihniyet nedeniyle Aleviler cumhuriyet boyunca bu ulus-devletten çok çekmişlerdir. Ulus-devletin bu her şeyi tekleştirme zihniyeti Aleviliği de bugün çok tehlikeli düzeyde bitirme noktasına getirmiştir. Eğer kültürel olarak yeni bir hamle yapmazlarsa, kendi varlıklarını, kimliklerini yeniden yaratan bir Alevilik anlayışı, bir kültür anlayışı geliştirmezlerse Alevilik gerçekten bu ulus-devletçi, tek milletçi, tek inançlı zihniyet ve sistem altında varlıkları tehlikeyle karşı karşıya kalacaktır.

AKP’nin Alevi açılımı da hikayedir

Türk devleti, Sivas Katliamı davasını düşürdü. Katliamı yapanları akladı. Katliamı yapanlar ile AKP Hükümeti arasında bağ var mı?
Sivas Katliamının düşürülmesi gerçekten bilinçli bir olaydır. Bu davanın düşürülmesi basit anlaşılırsa büyük yanılgılara düşülür. Bu devlet politikası AKP’den önce de vardı; AKP’yle de devam ettirilmek isteniyor. AKP’nin Alevi açılımı, şu açılımı, bunların hepsi hikayedir. Kürt açılımı hikayedir. Türkiye’de hala zihniyet değişmemiştir. Her etnik kimlik zenginliğimizdir lafı kesinlikle demagojidir. Kürt sorununu çözmediği müddetçe Türkiye demokratik olabilir mi? En hassas olduğu, Türk devletinin birinci derecede yok etmek istediği kimlik Kürt kimliğidir, ikincisiyse Alevi kimliğidir. Zaten bunları yok edince diğer kimlikler zaman içinde kendiliğinden yok olabilir.
Birinci sırada yok etmek istediği kimlik Kürt kimliğidir. Dolayısıyla bu politikadan vazgeçip Kürt sorununu demokratik temelde çözmediği müddetçe Türkiye demokratikleşebilir mi? Kürt sorunu çözülmediği müddetçe Alevilerin hakları tanınacakmış, şunlara-bunlara hak verilecekmiş laflarının hepsi yalandır, kandırmacadır. Aleviler şunu kulaklarına küpe yapmalıdırlar: Kürt sorunu çözülmediği müddetçe Alevilere yönelik de her yaklaşım bir psikolojik savaş yaklaşımıdır. Zaten Alevileri bitirme politikası şimdiden uygulanıyor. Eğer Kürtler halledilir, kültürel soykırım sistemi içine alınırsa Aleviler daha fazla bu kültürel soykırım sistemi içine sokulacaklardır.
Öte yandan ekstra olarak da Sivas Katliamını yapanlarla hükümet arasında bağ vardır. Zaten gazeteler yazıyor, çiziyor. Sivas Katliamında yargılananların birçoğunun avukatları, bu davayı zanlılar açısından yakından takip edenlerin önemli bir kısmı AKP Hükümetinde bakan olmuştur, milletvekili olmuştur. Sivas şimdi AKP’nin en önemli kalelerinden biridir. Katliamı yapanlarla hükümet arasında sosyal taban anlamında bir benzerlik vardır. Çünkü Sivas’tan Alevi Kürtler ve Türkler göçertilmiştir. Bundan 40-50 yıl önceki Sivas’taki Alevi nüfusuyla bugünkü arasında muazzam farkı vardır. Yüzde doksanı gitmiştir, yüzde onu kalmıştır. AKP oy aldığı tabana şirin gözükmek için her zaman sanıkları koruyan bir tutum içinde olmuştur. Bu açıdan bu katliam davasının kolay düşürülmesi ve bu düşürülmeye fazla ses çıkarılmamasında tabii ki hükümetin de rolü vardır.
Sivas Katliamı’nda Madımak Oteli’nin etrafında toplanıp katliama alet olanların tümüne yakını Refah Partili ve MHP’liydi. Çünkü MHP’liler de dini Türklükten sonra siyaset aracı olarak kullanmaktadır. AKP ise İslami-Türkçü, MHP ise Türkçü-İslamcıdır. Bunlar bu katliamın ortaklarıdırlar. Eğer AKP Hükümeti olmasaydı Sivas Katliamı sanıklarının böyle kolayca beraat edilmesi zor olurdu. Beraat edilse bile büyük tepkiye karşılanırdı. Nitekim AKP bu düşünme normaldir, hukuk gereğini yapmıştır, herkes hukukun kararına saygılı olacaktır diyerek Sivas Katliamının düşmesini meşrulaştırmıştır.
Tabii bu meşrulaşma şu anlama gelmektedir: Aleviler üzerinde yapılan katliam insanlık suçu değildir. Suçtur, ama  normal bir suçtur. Kışkırtılmıştır, orada iki tarafın içinde olduğu gibi gerilim sonucu bu olay olmuştur: insanlar ölmüştür denilmektedir. Davayı düşürmek bu anlama geliyor. Bunu da AKP’nin zihniyetine uygun bir tutum olarak değerlendirmek gerekiyor. DEVAM EDECEK


AGİT ERDAL