Ama acılar değiştirmişti Kürt çocuklarını. Çünkü, yasaklı Seyfo Deresi, sadece gizli kalmış hazin bir öykü ve ninni değildi. Karşı yaka köyleri ve obaların çocukları, içlerinde büyüttükleri isyanlarını kuşanarak dağlara çıktılar.
33’lerin torunu Dündar Alparslan, yüreğinde sakladığı “33 Kurşun” ile şimdi Kürdistan dağlarında. Bir isyan nöbetidir ona ve ondan öncekilere anlatılan. Nöbet sırası şimdi onda. İçine dolan 33’lerin öyküsüne kendi öyküsünü damıtarak, geleceğin hafızasına emanet ediyor kendisini.
Bir dağ gölgesinde rastlıyorum ona. Yaşamını yitiren kardeşinin peşi sıra, 1988’de üniversite sıralarını terk edip PKK saflarına katılmış. Uzun yıllar Zagroslarda Seyfo Deresi’ne bakmış. Sonra ülkenin bütün derelerine, dağlarına ve ovalarına… Birçok gazeteci; “33’lerin torununun öyküsünü yazalım” demiş. O ise “Medyaya çıkacak kadar ağır bir öyküm yok” diyerek önerileri reddetmiş.
Nesilden nesile anlatıldı
Oysa bu dağlarda herkesin bir öyküsü var. Her öykü, tarihin hafızasına kendi notunu düşürmeli. Uzun bir sohbetten sonra onu ikna ediyorum. Van’ın Özalp İlçesi’ne bağlı Kırkçalı Köyü’nde doğmuş. Bölgenin dört büyük aşiretinden biri olan Milliler aşiretine mensup. Van, Erzurum, Urfa ve ordan Rojava’ya kadar dağılan bir aşiret boyu. Yol, su, elektrik, hastane bile değildi devlet oralarda.
Devlete inanmamış, paşalara sırtını dönmüş, otorite kabul etmemiş, ‘sakıncalı’ ve muhalif aşiretlerin çocuğu ‘33’lerin torunu. “Babama dedesi, anneme ninesi anlatmış. Zaman tanımayan bir isyandır kuşaktan kuşağa yüklenen. Onlar bize, biz çocuklarımıza anlattık ‘33’leri.”
Yarınlarda büyüsünler diye anlatmışlar; sadece anlatmışlar. Dündar Alparslan, dar zamanlarda kanayan bir çocuk yarası. Sesi çığlıklarında gizli derin bir uçurum. Mevsimlere inat zamansız bir cemre vakti. Arkadaşları onu Necip diye çağırıyor. Harman yerinde izini arayan esmer bir rüzgarla, savuruyor sözlerini kendisini sakınan dağlara: “Bize anlatılan bir masal ya da bir öykü değildi. Anlatanların gözleri hep aynı noktaya; Seyfo Deresi’ne bakıyordu. Ninniler ağıt, ağıtlar isyan oluyordu. ‘Geldiler, götürdüler ve kurşuna dizdiler.’ Biz dinliyorduk. Yüreğimizin ateşi volkana dönüşüyordu. Çocuktuk işte; gecelerimize korku, benliğimize isyan doluyordu. Ömrümüzün sayfaları hep 33’ten başlardı ve 33’e kadar sayı saymasını öğrendik!” Kütük sıralarında adı geçmeyenler, bir akşam üstü kırlangıçlar zamanında alınarak Seyfo Deresi’ne götürüldüler. Kurdî zamanların köstebek saatleri, Êfrîn’in zeytin oymalı tespihleri, kadim şehir Dinawêr’de gizlice getirilen Ensab el-Ekrad yazıtları ve Kirmanşah dokuması şûtikleriyle gittiler. Çaresiz bakan gözler döküldü onların arkasından, ekmek kokan kadınlar, serin at’lar, dal gibi kırılan çocuklar ve heybelerde bir nefes bekleyen tütünler…”
Dönecekler miydi?
Dönebilecekler miydi o yolda? Çok geçmeden sağır ve dilsiz gökyüzüne yükseldi kurşun sesleri. Boş bir karanlık düştü Seyfo Deresi’ne ve önce göç telaşında olan kırlangıçlar dağıldı, sonra bir ırkın zamanı çıldırtan ağıtları ve öfkeleri… Necip, şimdi bir isyan haritası “Parçalanmış bir aynada büyüdü çocukluğumuz. Yasaklarla korunma altına alınan bütün düşlerimizi toprağa ekip kendimizi aradık Seyfo Deresi’nde. Sonra Kürt isyanları düştü yüreğimizin magmasına. Özgürlük, kimlik, insan olmak, insanca yaşamak, Kürt, Kürdistan ne varsa öfkemizde kayboldu. İçimiz intikamla doldu.
Ağustos sesi
Ölümler, bencil ölümler artık uçurum diplerine bırakılmıştı. Artık herkes sevdiği yarasını gösteriyordu kendisine. ‘Beklediğin bendim’, ‘Aradığım sendin’ sesleri kucaklaşıyordu Ağustos gecelerinde. Takoiler, Şemskiler, Milliler, Mukailer bir cümle aşiret çocukları Seyfo Deresi’ne bakıp seslerine koşuyorlardı. Artık zaman intikama siren çalıyordu. Necmi, 15 Ağustos 1984’te PKK’nin çıkışını Seyfo Deresi’nden bakarak anlatıyor: “Aşiretlerimiz ve büyüklerimiz bu çıkışa hemen anlam verdiler. PKK’nin bir intikam ve isyan hareketi olduğunu artık Kürt kıyımlarının hesabını soracaklarını anlatıyorlardı. Kurdî özelliklerini koruyan, devlete ve resmi otoritelere inanmayan aşiretlerimizde yalnızlık, kimsesizlik algısı hemen değişmeye başladı. Öyle ki, içlerindeki yarayı yüksek sesle göstermeye başlamışlardı.”
Dağların gölgesinde geliyorlardı. Ülkeler sınırsız ve mayınlı. Hepsi tanıdık, hepsi aşiret çocukları. Sen benim içimdeki ulaşamadığım yerlere dokundun. Al öfkemi vur dağlara, al yalnızlığımı içine göm. Küller uçar, alevler çıkar ortaya. Hoş geldiniz yüreğimizdeki sönmeyen ateşler!
Daha okul sıralarındayken Necip’in kardeşi içini döküyor dağlara. “Babam sordu bana, nerededir biliyor musun” diye, “Arkadaşlarına gitti” dedim. Önce Seyfo Deresi’ne baktığını, sonra Ahta Dağı’na bakarak ağladığını gördüm. Çok geçmeden gözyaşlarına ağıtlar karıştı. “Bir ufka vardık ki artık, yalnız değiliz sevgilim… Gerçi gece uzun, gece karanlık… Ama bütün korkulardan uzak, Bir sevdadır böylesine yaşamak.” Herkes kendi hikayesi ile geliyordu. Herkes kendi hikayesinin peşine düşüyordu. Sonra hikayeler sahiplerine kavuşmuş gibi dağların serinliklerinde birleşiyordu.
İsyanlar özgür
Necip; babasına, annesine, sonra Seyfo Deresi’nde yatan ‘33’lerin torunlarına gitti. “Gideceğim; gitme sırası bende” dedi.
Aşiretler toplandı, yemekler verildi. Bir de eski zamanlardan kalan Kirmanşah dokuması piştî emanet verildi. Annem, ‘’Kal, Seyfo Deresi’ni bekle’’ dedi. Babam tüm ağırlığını boynuma sararak, ‘’Yolun açık olsun” dedi. Geceler boyu titrek alevlerin altında çocukluğuna anlatılan hikayeleri, sorgusuz sualsiz vurulmaları, isyanları, katliamları ve Seyfo Deresi’ni, ne varsa hepsini heybesine doldurup, izini sürdüğü dağlara vurdu kendisini. Kalbi dinamit kuyusu. Artık dağların gölgesinde hikayesini büyütebilirdi.
“Elbette intikam için çıktım dağlara. PKK bir intikam hareketiydi benim için. Gördüğüm, tanıdığım, dokunduğum kim varsa intikam dökülüyordu.” On yedisinde bir genç. “Künyemi yaz” dedi. “Daha on yedisindesin, ne yaşamış olabilirsin ki” dedim. Köyü yakılmış. Henüz sekiz yaşındaki kız kardeşi gözleri önünde ateşe atılmış. “Köyü terk edeceksiniz” demişler. O köyü terk edip, dağlara gelmiş. “Onun, benim, bizim hikayemizin adı; intikamdı!”
Acılar burada nadasa bırakılır, isyanlar özgür. Necip, “Kin ve intikam doluydum. PKK’yi tanıdıkça kin ve intikamın yerini özgürlük aldı. Özgürlük sevdası, isyanların bitmediğini ve bitmeyeceğini garantiliyor. Şimdi huzurla bakıyorum Seyfo Deresi’ne. Çocukluğum heybemde bahar demi. Bir gün ama bir gün mutlaka aşiret çocuklarını yüreğime doldurup atalarımın yanına gideceğim ve onlara artık yalnız ve çaresiz değilsiniz diyeceğim. Çocuklar, kadınlar ve gençler gölgelensin diye, Seyfo Deresi’ne dağ kokulu ağaçlar dikeceğim.”
Gece, doğacak şafağa gebe. Bildik ve tanıdık dağların ardında birazdan güneş doğacak. Yaralar bir kez daha günün yüzüne vuracak. Yasaklarla koruma altına alınan bütün düşler, tekrar patikalardan kendisine ulaşacak. Yetmiş yıl önce 30 Temmuz yazgısını yaşayan ‘33’ler, Ağustos’un kirpiklerinde dökülerek hayatı sarıyorlar tütünlerine. Necip, ince bir gülümsemeyle içindeki tüm hudutları haritalardan kaldırıp; “Artık yaralarım kanamıyor. Burda isyanlarım özgür” diyor. Necip, tüm ağırlığıyla yüreğime sarılıyor. Çocukluğum Seyfo Deresi’nde kayboluyor. Ondan ayrılırken dağın gölgesini içime çekiyorum; “Sen solumazsan eğer, ben boğulurum.”
ALİ ONGAN: Acılardan özgürlüğe