Ben 'ülke' dedim parçalanmış düşler yumağında. Ben 'ülke' dedim, ki ya gerçeği süsleyeceksin ya da gerçeği yaratacaksın - sana ait. Bir kez olsun kaldırıp başımı bakmadım gökyüzüne, bir yanım sürgün bir yanım mecburi iskan. Ben 'ülke' dedim, korkularım yırtıldı ve içimdeki bene sarılarak yalnızlığımı kaybettim. Bir ben kaldım geriye, bir de benden ötekiler. Ben 'ülke' dedim, çıkamadığım yolculuklarda kanattım kendimi.
Ben ü-l-k-e dedim ve astım kendimi zamanın orta yerinde. Hadi, vurun bu yaralı çocukları! Artık ölsün uzaklara bakan gözlerdeki sürgün. Bedeli ezelden ödenmiş bir varoluş, tarihin hakettiği onurdu gün yüzüne çıkmak. Günyüzü, şimdiki çocukları kanayan sürgün zamanlarda büyütmekti. Yol deniz, yolcu ateşti. Sonra okunsun diye mührünü bastı tarih...
1898'de Kahire'de "ey soylu kardeşim" diye başlayan uyanış, 1902'de Cenevre'de "Kürdistan sizindir"le devam eden karşı koyuş, 1908'de Türkiye'de Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi ile uzun bir yolculuğa çıkan ve "artık uyanın" çağrıları, 1912'de Rojî Kurd dergisinin "birlik ve beraberlik kurtuluşumuzdur"la yükselen çığlık, Hetawî Kurd, Jin, Hawar, Ronahî, Roja Nû ve inatla devam eden diğer gazete ve dergiler ilklimsiz mevsimlerde tarihin hafızasına not düşüyorlardı.
Yol deniz, yolcu ateşti. Çıkınımızda gerçek, isyan ve bir pusula vardı. Efendilerin korkulu rüyasıydı gerçeği aramak. Gerçek ve uyanış bahşedilen bir miras değil, teslim edilen bir onurdu. Uyanışın onur ve miladını gerçeğin şahitliğinde dirilişe bedel vererek yol almaktı. Yol deniz, yolcu ateş. Bu çocuklar, o abilerin yüreklerini toplayıp son isyanın yoluna düştüler ve tüm zamanları kanatarak hesaba tutuştular şafak yangınlarında. Ateşi avuçlayıp bedenlerini tutuştururken riyakar zamanlara "Bu ateş sizi de yakar"ı nakşettiler tarihe.
114 yıl oldu. 114 yıl sürgün, 114 yıl özlem. Ben 'ülke' dedim ve korktum. İçimdeki yalnızlıkta yalnızlığımı kaybettim. Acılarımızı geri verin artık. Ateş 'düştüğü yeri' yakmıyor artık.
Kahire, Şam, Beyrut, İsviçre, Paris, Türkiye, İsveç, Almanya… Kendi coğrafyasında yeşerip, filizlenme olanağı bulamadı. Nefes nefese sahibini arayan kimsesiz bir çığlık gibi yaşamaya çalıştı. Hep sürgün, hep isyandı. Kendi uzağında kendine ulaşma acısı yaşadı hep. Mülteci bir sancı ve özlemleri kanatan bir hasret gibi kendi coğrafyasına dönmek istedi. Bir tarihi tüm hışmıyla kendi uzağında çığlıklarına kattı. Gerçeklerin utandığı an'larda Diyarbakır, Hakkari, Mardin, Urfa, Batman sokaklarında hayatın gözlerini kanattılar, en zor koşullara ve görülmemiş bedellere rağmen işlevini hep yerine getirmeye çalışarak. 114 yıl, artık kendi çağımı kendi çığlıklarımla doldurabilirim.
Savrulan zamanlar günün yüzüne çarpıyor şimdi, yalancı zamanlarda kanla büyüyen sırça saraylar bir bir yıkılarak gerçeklerin girdabında kayboluyor. Gerçek, ölüme haber olmaktı, asidi ciğerlerine çekerek kör kuyular aramaktı, yalancı aydınlıklarda sırtında vurulmaktı ya da, gerçeği ulaştırdığınız gazetenin bombalanmasıydı. Sonra, gerçeği arayan arkadaşınızın akıbetini ararken aynı sonucu yaşamaktı gerçek. Ve... hayatın mahcubiyetini sürgün zamanlarında arayıp ağır, büyük adımlarla diriliş mevsimlerin göz bebeklerinde büyümekti. Oysa diğer yanı sürgün, nefesini arayan bir mey gibi coğrafyasını aradı. Ki nefessizlikten değil, nefesten boğulmaktı marifet. Nefes nefese umut ve özlemdi sürgüne hayat veren. O tarih ki hak etti kendi coğrafyasında, kendi tarihini yazarak. Bir dut ağacının altında gölgelenmeyi, kıraç topraklarda güneşi seyretmeyi, dağların zirvesinde beritanlara misafir olmayı, kar altında kalan köylerinde bir yudum çaya misafir olmayı ya da haritasız mezralarda geceyi geçirmeyi, en azından sürgün kadar hak etmişti.
Sürgün Kürt basınının yanında bin yılın acıları, özlemleri, umutları ve sevdaları çocuk kaldı. Görülmemiş bedeller ödemiş ve bedeli verilmeye hazır koynunda saklamıştı. Yakılan köylerde duman, faili meçhullerde göz, zorunlu göçlerde kılavuz, insanlığın bittiği yerde ses ve vicdanların sustuğu yerde bir çığlık olmuştur. Kürt basını, insanlığın ayaklar altına alındığı bir coğrafyada bir sabah insanlığın yüzüne çarpan bir tokat gibi 'insanlık utansın' diyerek sadece insan olmaya çağırdı 'ben insanım' diyen vicdanları. Sürgündük işte, bir yanımız hep yaralı kaldı. Sürgündük işte, kanımızın alazında yükseliyordu çığlıklarımız. Bütün yalnızlıklarımızı yaktık oysa, denizde ateş yolcularıydık yarınlara dair. Çığlık değildik artık; bir koro nidasıyla yalnızlarımızı sürgünlere savurduk ve bilinen, bilinmeyen tüm denizleri ateşle sınayıp hayatın suratına savurduk. 114 yıl. Bir yol ve yolcu hikayesidir bu tüm zamanlara direnen. Ey mavisi eksik grisi fazla hayat; şimdi ve artık hesap verme sırası sende...
Gidenler bakışları, gelenler gülüşleri değiştirir. Gülüşlerimize acılarımızı doğradık ve doğrulduk ateşin mağmasında. Bir yanımız sürgüne, bir yanımız sevdalara bilendi. 15 Haziran 1988 günü Toplumsal Diriliş ile yola çıkan Özgür Basın Geleneği, bugüne dek çıkan 55 gazete ile gidenlere hüzün, gelenlere sevdalar ekti.
Sürgündük işte. Harman yeni zamanlarda mirası milatlaştırdık. 1995'te Yeni Politika ile milat doldu zamana. Zaman döndü, her adım milat bastı sürgüne. Özgür Politika ve Yeni Özgür Politika harman yerinde cebine doldurduğu buğday tanelerini 'neredeyseniz oraya ekiliyoruz'a savurdu. Baskılar, baskınlar, kapatılmalar ve yasaklanmalar sürgünü utandırdı. Zorluklar, engeller ve imkansızlıklar feda'nın ayak diplerine düştü. Sürgün ağladı. Gidene hüzün düşerken gelene sevda biçildi. Giden milat'a döndü, gelen milat biriktirdi tarihin sürgün yüzüne.
Sürgünüm, tüm sözcükler dilimi kanatıyor artık. Acılarla aynı yaştayım. Kendi coğrafyasında bir çocuğun ayak izlerine basmak istiyorum, bir kadının ellerinde acıların nakışı, kaçakçının sırtında emanet olmak istiyorum. Oysa sabrı öğütler; zaman odur, durmayan. Artık gitmek urganı hazır bir zamanda bekliyor kendisini, "Varlığın bu topraklara ağır geliyor" dedi bir yasa sürgünlüğü. Bu yüzden ödül saydım biraz da. Sürgün, içimde bir yara. 'Ah'ı alınmamış ama ödenmiştir tüm hesaplar, alacak verecek hükmünü kesti. Yol deniz, yolcu ateş. Ya ben coğrafyama ağlarım ya da o bana.
Onurlu özgür Kürt basın geleneği boyun eğmeyen bir duruşla 114 yıl önce Mikdat Mithad Bedirxan'ın çığlıklarını her dönem ve zamanda milatlaştırarak günümüze ulaştırdı. Musa Anter, Ferhat Tepe, Hüseyin Deniz, Gurbetelli Ersöz, Burhan Karadeniz, Sinan Kahraman, Selçuk Şahan, Halil Uysal ve toprakla bağdaş kuran yüzümüzün akı diğer arkadaşlarımız. Hançeri yaralı zamanların orta yerine saplayarak yol alanlar sürgünü isyan, dönüşleri özgürlüğün yazgısına çevirerek miraslar bıraktılar bize. Coğrafyamızdan uzak, sürgün zamanlarda demlerken geleceği ülke taşıdık yaşanan ve yaşatılan her yere. Biz yolcu, yol denizdi. Halk denizinde yolculara damla olan fedakar halkımıza, özgür Kürt basınına ve onun emekçilerine, geleneğimizi yaşatanlara ve basın şehitlerimize 114. yıl kutlu olsun.