Almanya Gündemi


Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) isimli Neo-Nazi terör örgütü elemanlarının yargılanacağı dava, 17 Nisan’da başlayacak. Münih Yüksek Eyalet Mahkemesi’nde görülecek dava için Ocak 2014’e kadar duruşma tarihleri belirlenmiş olsa da, yargılamanın 2 yıl sürebileceği tahmin ediliyor. Davanın sanık sayısı beş ancak esas davalı, NSU’nun kurucularından Beate Zschäpe. Diğer iki kurucu Uwe Böhnhardt ve Uwe Mundlos, yakalanmamak için Kasım 2011’de intihar ettiler. 2000-2007 yılları arasında 8’i Türkiyeli 9 göçmeni ve 1 Alman polisini katlettiler. Hücre, ayrıca 15 silahlı banka soygunu ve 2 bombalı saldırıdan sorumlu tutuluyor.
Almanya’da son 25 yılın en büyük davasıdır bu. En son, bundan tam 25 yıl önce Düsseldorf’ta 20 sanıklı PKK davası start almıştı. O dava için özel, yeraltı tünelli mahkeme salonu inşa edilmişti.
NSU davasını bu kadar önemli kılan, ‘sadece’ Hitler’den yarım yüzyılı aşkın bir süre sonra 9 göçmenin Nazilerce katledilmiş olması değil. Esas skandal, Alman resmi kurumlarının, özellikle de iç istihbarat örgütünün, katillerin yıllarca elini kolunu sallaya sallaya insanları katledebilmiş olmasındaki payıdır.
Dolayısıyla 2 hafta sonra başlayacak dava, hem yıllarca katilleri mağdurların çevresinde arayan polis tarafından bir kez daha mağdur edilen yakınlar hem de pratikleriyle bunca sene katilleri koruyan Alman devleti için fazlasıyla önemli bir dava.
Fakat bu dava son günlerde içeriğinden ziyade ‘teknik’ boyutlarıyla gündemde.
Davanın görüleceği duruşma salonunda, izleyiciler için 100 sandalye bulunuyor. Bunların yarısı, basın için ayırılmış. Mahkeme, ilk başvuran 50 gazeteciyi akredite edeceğini açıklamış önceden. İlgi yoğun olunca 3 saat içinde liste dolmuş. Fakat akredite olanlar arasında tek bir Türk basın organı temsilcisi yok. Çünkü geç kalmışlar.
Konu, iki ülke arası diplomatik krize sebep oldu. En son haftasonu Türk Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Alman meslektaşını arayıp durumu düzeltmelerini istemiş. Westerwelle “Sizi anlıyorum, haklısınız. Ama mahkemeler bağımsız, onların işlerine karışamayız” demiş. Öncesinde de hükümet düzeyinde tartışmaya katılanlar oldu. Göç ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Maria Böhmer geçen hafta mahkemeyi, Türk ve Yunan basınının davayı izleyebilmesi için çözüm üretmeye çağırdı. Aynı şekilde Federal Hükümet ve Federal Dışişleri Bakanlığı sözcüleri de mahkemeye çağrıda bulundu.
Sonuç: Sıfır.
Münih Yüksek Eyalet Mahkemesi, kurallar çerçevesinde hareket ettiğinin altını çizip herhangi bir değişikliğe gitmeyeceğini söylüyor.
Kurallar... Disiplin ve düzen ile birlikte Alman mentalitesinin temel taşları. Kurallar önemli. Kurallara uymalı. Çünkü kurallara uyulmadığı takdirde düzen dağılır. Önemli olan da, düzenin korunması. Düzen, insandan daha önemli. Bürokrasi, böyle bir şey. O yüzden devlet dairelerinde oturan memurların çoğu insandan ziyade soğuk suratlı makinelere benzer. Ausländeramt, Sozialamt, Arbeitsamt gibi resmi kurumlara sık sık gitmek zorunda kalanlar, bu gerçeği daha iyi bilir.
Mahkeme, kendince haklı.
Alman hükümeti, kendince çaresiz.
Türk basını, kendince mağdur.
Üçü de bir yandan haklı, bir yandan haksız.
Mahkeme yetkilileri, kafalarını kuralların yazılı olduğu yönetmelikten kaldırıp özgün bir durumun söz konusu olduğunu, o yüzden basın akreditasyonların bir kısmını Türk ve Yunan basınına ayırması gerektiğini akıl edebilirdi.
“Türk basını istenmiyor” manşetini atan Hürriyet gibi Türk basın-yayın organları, zamanında mahkemeye başvurmadı. O yüzden ‘mahkeme ırkçı’ gibi suçlamalar bu somut durumda yersiz.
Mahkemeler, elbette bağımsız. Ama Alman hükümeti, bu gerekçeye sığınmak yerine meseleyi çözmek ve hem Türk hem de Yunan basınının davayı takip edebilmesi için elinden geleni yapmalı.