Almanya'nın son günlerde geliştirdiği Suriye siyaseti Kürtlerde muazzam bir tedirginliğe neden oluyor. Tam olarak ne dediği de belli olmayan Almanya Başbakanı Angela Merkel, her fırsatta ya Türkiye'yi ziyaret ediyor, ya da mevkidaşı Ahmet Davutoğlu ile telefon görüşmesi yapıyor...

Dünyanın neresinde bir Kürt etkinliği varsa; hangi içerikle olduğu da önemli değil, bunu kendisine dert edinen, ne pahasına olursa olusun, o etkinliği terörize etmeye çalışan Türkiye Cuhmuriyeti'nin, Almanya ile gizli kapaklı ilişkileri doğal olarak Kürt kamuoyunda tedirginliğe neden oluyor...

Suriye savaşın asıl finansörlerinden birisi AB ve Almanya'dır. Enerji siyaseti bağlamında Rusya'yı dengelemeye çalışan Avrupa Birliği ve Almanya; Arap Baharı ile ortaya çıkan yeni durumun şokunu, Mısır ve Libya'da üzerinden attıktan sonra, Esad'ın gitmesi konusunda oldukça istekli oldular. Diğer ülkelerde ortaya çıkan isyanlar dolaylı biçimlerde AB ve Almanya'yı ilgilendirirken Suriye konumu itibariyle AB ve Almanya'yı doğrudan ilgilendiriyordu...

Rusya gazına bu kadar bağımlı olmak; AB'nin ve Almanya'nın hiç hoşuna giden bir şey değildi, ne yapıp edip bunu değiştirmek istiyorlardı. Üstüne üstlük büyüyen ekonomileri her geçen gün daha çok enerji bağımlısı haline geliyordu. 

Bunun yıllardır farkında olan AB ülkeleri ilk olarak Hazar Bölgesi ülkeleriyle enerji işbirliği anlaşmaları yapma yoluna gittiler. Sovyetler Birliği'ninin yıkılmasında hemen sonra 90'lı yılların ortalarında Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaşacak "Doğu Batı enerji hattı" çalışmalarına başladılar. Ancak bu hattan istedikleri sonucu alamadılar. Herşeyden önce Hazar Denizi'nde kıyısı olan ülkler kendi aralarında anlaşamıyorlardı. İkinci olarak da Kazakistan ve Özbekistan, enerji kaynaklarının Rusya üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırılmasını kendileri açısından daha karlı bulmuşlardı...

Avrupa Birliği; hemen yanında kendisine rakip olarak ortaya çıkacağı daha o günlerden belli olan Rusya'ya enerjide bu kadar bağımlı olmayı bir türlü içine sindiremiyordu. Bu çerçevede arayışlarını sürdürmeye devam etti. Bir yandan yenilenebilir enerji projelerine ağırlık verirken, diğer yandan da Petrol ve gazda Rusya'ya olan bağımlılığını azatlmanın yollarını aramaya devam etti. 

Suriye düşer ve Esad giderse Katar ve Sudi Arabistan petrol ve gazı kolaylıkla Suriye üzerinden Türkiye'de "Nabucco'ya" bağlanabilir ve bu yolla Rusya'ya olan enerji bağımlılığı büyük ölçüde aşılabilinirdi. Hem AB hem de Türkiye bu projeye oldukça inanıyorlardı. Türkiye, bu gelişmeden sonra; enerji arz ve talebinin belirlendiği, fiyatın oluştuğu, finansmanının sağlandığı enerji piyasalarının merkezi olmayı hayal ediyordu. Bu proje üzerinden oyuna dahil edilen Katar ve Suudi Arabistan'ın ıslarla; Suriye'ye asker gönderelim, uçaklarımızı IŞİD'i vursun ısrarı ortaya çıkan yeni durumu bir türlü hazmedememiş olmaktan kaynaklanıyor...

Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın damadının başka bir bakanlığa değil de Enerji bakanlığına atanmasını da bu bağlamda okursak olay daha fazla açıklık kazanır. Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan bu kadar önemli bir bakanlığı aileden olmayan birine emanet etmek istmemişti. Hem orada ne olup bittiğini aile dışından kimse bilmesin; hem de orada ortaya çıkacak rant dışarıya gitmesin istiyordu...

Bütün plan, Esad'ın hızla gideceği ve yerine sünni bir Arap devletinin kurulacağı üzerine yapılmıştı; buna göre Esad rejimi hızla çökecek, Kürtler daha ne olduğunu bile anlamadan orada sünni bir Arap devleti kurulacak, bu devlet büyük ölçüde varlığını Türkiye'ye borçlu olacak ve bir tür Türkiye'nin ikinci "KKTC'si" olacaktı. Ancak savaş uzayınca karşı taraf kendini toparladı; Kürtler yaşadıkları bölgelerde inisiyatifi ele aldılar; en sonunda Rusya'nın bölgeye doğrudan müdahalesi Türkiye ve AB'nin bütün planlarını bozdu...

Üstüne üstlük hem yukardaki plan tutmadı; hem de Türkiye ve AB baş edemedikleri bir göç durumuyla karşı karşıya kaldılar. Yani Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da oldular. Herkes IŞİD'e odaklanmışken Türkiye ve Almanya'nın ısrarla Esad gitsin ısrarını başka türlü izah etmek mümkün değildir. Geride bir tür suç ortaklığı vardır. Suriye kendiliğinden bu hale gelmemiş milyonlarca insan boşu boşuna göç yollarına düşmemiştir. 

Bu koşullarda Almanya ve Türkiye sanki mağduru oynayamazlar, kendileri bizzat ortaya çıkan bu olumsuz tablonun baş aktörleridirler. Bu ikilinin yanlış Suriye siyaseti binlerce insanın ölümüne, sakat kalmasına, göç yollarına düşmesine neden olmuştur. Şimdi sanki ortaya çıkan bu tabloda kendilerinin hiç payı yokmuş; hatta kendileri zalimden kaçan mazlum insanlara ev sahipliği yapma kadir şınaslığını gösteriyorlarmış gibi davranamazlar. Buna anca aptallar inanır...

Bu koşullarda Davutoğlu'nun uluslararası platformlarda YPG'nin; Tel Rıfat ve Ezaz'ı özgürleştirme hamlelerini yeni göç dalgasına neden olacağı üzerinden mahkum etmeye çalışması tam bir aymazlık örneğidir. Zaten ard arda gelen göç dalgaları ile bunalmış Avrupa ülkelerini bu yolla YPG ve dolayısıyla Kürtlerle karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır.

Kürtlerden başka kendi yaşadıkları toprakları savunurken; binbir iftiranın muhatabı olan bir halk yoktur sanırım. İradeleri dışında paramparça edilmiş bir halk neredeyse bir yüzyıldır kendi yaşadığı toprakları savunuyor. Bunu yaparken onca zulme uğramış olmasına rağmen başka hiç bir halka yönelik dışlayıcı bir tavrı da olmamış, olsaydı zaten yeri göğü inletirdiniz. 

Siz herkesi deli, kendinizi akıllı mı sanıyorsunuz; hem insanların evlerini başına yıkıyorsunuz, dünyanın her yerinden gelmiş, pisikopat, katillerin Suriye'ye insan öldürmeleri için geçişine izin veriyorsunuz hem de; bunca dramdan, göçten başkalarını sorumlu tutmaya kalkıyorsunuz. Zalim arıyorsanız uzaklara bakmanıza gerek yok, aynaya bakın yeter!