Bugünlerde Papa Benedict XVI’i ağırlayan Almanya, hafta başında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ağırlamıştı. Gerek politikacıların, gerekse de yaygın medyanın Gül’ün devlet ziyaretini yorumlayışları, alışılagelmiş diskursun dışındaydı.
Elbette Gül’ün, Almanya’nın göçmen politikası ve Türkiyeli göçmenlere yönelik muameleleriyle ilgili eleştirileri, bilinen, alışılagelmiş reflekslere yol açtı. Örneğin, "Türkiye önce kendi yurttaşlarının eğitimsizliğini çözmeli" veya "Entegrasyon, Almanca’yı öğrenmeden mümkün değildir, Türkiye kendi ev ödevlerini yapsın" gibi çıkışlar ile, bilhassa liberal ve muhafazakâr kanadın "Avrupa Türkiye’yi kaldıramaz", "Türkiye AB üyeleği için olgun değil" benzeri lafazanlıklarına tanık olduk.
Ancak asıl ilgi çeken ise, başta Federal Cumhurbaşkanı Christian Wulff olmak üzere, politika ve medya elitlerinin Türkiye’yi övme yarışması oldu, ki bundan İsrail dahi payını aldı. Halbuki son haftalarda, özellikle Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerini dondurmasından sonra basında son derece kaygılı yorumlar okunuyor, kimi politikacılar "acaba Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor mu?" sorusunu soruyorlardı.
Diğer taraftan Almanya’nın devlet aklı olarak her zaman ifade ettiği "İsrail devletine karşı özel sorumluluğumuz var" politikası nedeniyle, Alman devlet adamlarından en azından İsrail-Türkiye Krizi konusunda eleştirel bazı açıklamalar bekleniyordu. Tam tersi oldu. Resmî ağızlardan tek bir kelime çıkmazken, medya Türkiye’nin gücünden ve İsrail’in hatalarından söz ediyordu.
Alman devlet kanalı ARD’de yayınlanan bir röportajda, ARD-Ortadoğu gözlemcisi Reinhardt Baumgarten, Alman televizyonlarında pek alışık olmayan bir biçimde hem İsrail hükümetini, hem de İsrail medyasını topa tutuyordu.
İnsan bunları görünce ister istemez, "Allah, Allah, Almanya’nın bu Gül sevgisi de nereden çıktı" diye sorası geliyor. Toplum hafızası unutkan olduğundan, anımsatmakta yarar var: sadece bu yıl içerisinde Almanya’da yayımlanan yorumları bir taradığınızda, AKP’nin ve yöneticilerinin, Abdullah Gül’ün ne kadar "islamist" olduklarından dem vuruluyor, AB Yakınlaşma Süreci için "Türkiye’deki islamcı hükümetin asıl engeli teşkil ettiği" belirtiliyordu.
Öteden beri söyler dururum, Almanya ve Avrupa’daki neoliberal elitler açısından böylesi tartışmalar, gerçek Türkiye politikalarının bir göstergesi değil, tamamiyle iç politikaya yönelik sağ popülist propagandalardır diye. Avrupa’nın, bilhassa Almanya’nın gerçek Türkiye politikaları ise devlet nezdinde yapılır ve burada da belirleyici olan, Kaiser Wilhelm’den bu yana değişmeyen devlet aklı ve çıkarlardır.
Alman dışpolitikasının değişmez kuralı, "güçlü bir Türkiye devleti için olabilecek bütün yardımı göstermek"tir. Türkiye’nin kara kaşı, kara gözünden dolayı değil elbette, Almanya’nın bölgedeki ekonomik, politik ve stratejik çıkarlarının korunması için. Gene de bugün için belirli bir değişimin olduğunu söylemek olanaklı.
Değişim, Türkiye’nin bölge gücü olması, ABD’nin kararını Türkiye lehine vermesi ve "Arap Baharı"nın Türkiye üzerinden Batı’nın etkisi altında bırakma çabasıyla bağlantılı. Tabii ki bu arada Türkiye’nin, Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomiye sahip olması, Türkiye’de faaliyet gösteren beşbine yakın Alman tekeli, Türkiye üzerinden Ortadoğu, Kafkaslar, Asya ve Kuzey Afrika ülkelerine ulaşım olanakları ve Türkiye’nin kendisinin önemli bir Pazar olması da önemli faktörlerdir.
Türkiye’nin bilhassa Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine "Çin mallarından daha kaliteli ve daha ucuz mal satması" medyanın ekonomi sayfalarında boşa dile getirilmiyor. Buradaki beklenti, Türkiye üzerinden kendi ihracat gücünün desteklenmesi. Neoosmanlıların emperyal arzularının Alman silah tekellerinin ağzını nasıl sulandırdığından hiç bahsetmeyelim.
Kısacası, Almanya’nın alevlenen "Türkiye aşkı", hiç iyiye alamet değil. Tabii ki son derece komplike olan uluslararası ilişkileri bir köşe yazısında yeterince verebilmek olanaklı değil, ama Almanya’nın Türkiye’ye yaklaşımı, Türkiye’nin emperyalizmin gözde jandarması olmak için emin adımlarla ilerlediğine işaret ediyor. Ama evdeki hesap pazara uymayabilir. Burada da belirleyici olan, Türkiye’nin Kürt politikasıdır.