
Nazan ÜSTÜNDAÐ
2016 Ocak ayında “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metni bir basın toplantısı ile kamuoyuna duyurulduğundan beri bu metnin imzacısı olan ilk etapta bini aşkın akademisyenin yüzlercesi işten atıldı, pasaportlarına el konuldu, başka yerlerde iş bulmaları engellendi, bulundukları yerellerde tehdit edilip saldırıya uğradı. Defalarca karakola çağrıldılar, bu hak ihlallerine dikkat çekmek için bir basın bildirisi okuyan dördü tutuklandı, yüzlercesi KHK’lerle kamu hizmetinden men edildi ve nihayetinde hepsine birden bireysel davalar açıldı. İmzadan sonra AKP taraftarı gazetecilerin önerdiği gibi imzacılar, hükümet, YÖK ve üniversite rektörlüğü iş birliğiyle sivil ölüme mahkum edildi. Hatta çok yakın bir zamanda AKP Bayburt milletvekili, bu akademisyenlerin değil mesleklerini icra etme, yaşama hakları dahi olmaması gerektiğini ifade etti.
Yani sivil ölüm bile yetmemiş olacak ki tekrar bedensel ölüm konuşulmaya başlandı. Tüm bu baskılara, tehditlere ve sonu gelmez tacizlere rağmen akademisyenlerin büyük çoğunluğu imzaladıkları metnin arkasında durarak direnmeye devam etti. Bu sayıda Almanya’da olan bir kaçımız, sadece kendi adımıza, PolitikArt okurlarıyla, ilgi alanlarımızı paylaşıyoruz.
Barış İçin Akademisyenler 2011’de açlık grevleri sırasında, açlık grevlerinin barış talebini desteklemek amacıyla kurulmuştu. 2011-2016 arasında barış talebini yükseltmek ve başlayan sürece katkıda bulunmak için çeşitli imza metinleri yayınladılar, toplantılar yaptılar, Akil İnsanlar Heyeti’nden çeşitli kişilerle bir araya geldiler ve bunları raporlaştırdılar. Gazetelerde yazdıkları yazılar ile dünyadaki diğer süreçlerden örnekler vererek, Türkiye’deki sürece bilgi katkısında bulundular ve defalarca süreçte aktif olarak yer almaya hazır olduklarını belirttiler. Ancak bugün artık Barış İçin Akademisyenler olarak anılan 2016 metninin imzacıları, bu çalışmaların çok ötesinde bir çoğunluk ve çoğulluk oluşturuyor.
Baştan beri Barış Akademisyenleri, hükümet ve taraftarı gazeteciler tarafından “fildişi kulelerde” oturmakla ve toplumdan kopuk olmakla suçlandı. Aslında bu metnin imzacılarının sosyolojisi ve tarihi bu suçlamaya başlı başına bir cevap oluşturuyor. İmzacılar, Türkiye’nin tüm kentlerindenler. Şehircilikten Kürt hareketine, milliyetçilikten sınıf çatışmalarına, ekolojiden kadın haklarına, kültürel üretimden kentsel dönüşüme, muhalefetin tarihinden iktidarın taktiklerine, hukuktan aile yapısına kadar birçok konuda çalışmış, toplumsal alana katkıda bulunmuş ve Türkiye’deki toplumsal hareketlere aktif olarak katılmış, katılmamışsa ürettiği bilgi ve öğrencisi ile girdiği diyalogla bu hareketleri beslemiş insanlar. Sınıfsal olarak da çoğunluğu prekar iş gücünü oluşturan doktora öğrencileri, asistanlar, yardımcı doçentler, özel üniversitelerde saat başı ücretle çalışan öğretim görevlilerinden oluşuyor, yani çoğunluğu güvencesiz ve esnek emek sömürüsüne tabi.
Tüm bunlara rağmen biz Almanya’ya gelen akademisyenler için Almanya akademisinin halini görmek şaşırtıcı oldu.
Neo-liberalleşmeye direnmemenin bedelini Alman üniversiteleri, makineleşmiş üretimle, evrensel bilgi üretiminde birçok açıdan geri kalmakla, araştırma konularını daraltmakla, son derece hiyerarşik ilişki ağlarını sürdürmekle ve toplumsal hareketlerle organik ilişkilerini önemli oranda yitirmekle ödemişler. Türkiye’de ise bütün bunlara direnilmeye çalışıldı. Ancak şimdi bu direnen akademinin önemli bir yüzdesi, imza süreciyle bir lahzada akademik haritadan silindiler. Böylece üniversitelerin neo-liberalleşme sürecindeki engeller de oldukça azalmış oldu. Kürt kentlerine abluka sonrası kentsel dönüşüm dayatılması ile bizlerin çalışamaz hale getirilmesinin sonucunda üniversitelere reform adı altında sızdırılan sermayeleşmenin benzerliği, yani felaketten ticaret üretme taktiği ile karşılaşışımız, kaderimizi Kürt halkıyla bir kez daha birleştiriyor. İki grup da siyasi baskı ve sermaye birikiminin ayrılmaz ikizliğine tanıklık ediyor ve maruz bırakılıyorlar.

Bu arada Türkiyeli akademisyenler Almanya’da her kurumdan sızan bir oryantalizmle baş başalar. Akademisyenler tüm direniş tarihlerine rağmen Almanya’da, Almanya’ya ve Avrupa’ya mağdurluk ve ihtiyaç sahipliği üzerinden konuşsun isteniyor. Oysa burada olmamızın sebebi Türkiye’de ortaya çıkan radikal taleplerin yanında yer almamız ve bu radikal taleplere verilen yıkıcı cevaba ortak olmamamız. Yani mağdur değil isyankarız çoğumuz. Üstelik ölmedik, hapiste de değiliz. Hatırlanmalı ki dünyadaki akademisyenler ne Irak işgalinde ne Filistin ablukasında kendi devletlerine böylesi bir sözü bu kadar çoklu bir ağızdan yükseltmeyi başaramadılar. Şimdi bizim onların yapamadığını yaptığımızı görmek istemeyen bir diyarda, her daim muhalif olduğumuz bir dünyada, Almanya’da, bizleri konumlandırmak istedikleri mağdur yerini almaktan hızla kaçarak direnişimize, eleştirilerimize, toplumsal bilgi üretimimize devam edebilmek çabasındayız.
Kendi adıma şunu söyleyebilirim ki Amerika, Yunanistan ve Almanya’da geçirdiğim son bir buçuk yıl bana mücadelemizin türlü türlü yerel biçimleri olsa da ne kadar küresel olduğunu gösterdi: Irkçılık, ayrımcılık ve kadın düşmanlığı, kurumların her türlü sorunu hukuka havale etmesi ancak hukukun çalışmaması ve zor yaşam koşulları atında gündelik hayatın büyüsünü yitirmesi, mücadelelerin çok çeşitli taktiklerle bastırılması ve insanların sindirilmesi, cezalandırılması ve ayrıştırılması, muhalefetin sözü ve eyleminin daraltılması, ezilenlerin söz ve eylemlerinin liberal ve muhafazakar abluka altına alınma çabası ve egemenlerin hakları, zamanı ve mekanı tekelleştirmesi ve tekilleştirmesi, göçmenlerin kimilerinin yardım saikiyle, kimilerinin ise nefretle “şeyleştirilmesi”... ve tüm bunlara karşı gençliğin büyük arayışı... 2016 Ocak’dan sonra bir buluşmamızda yeni bir enternasyonale ihtiyacın ne kadar büyük olduğunu konuşmuştuk. Bu bir buçuk yılın sonunda kapsamlı ve içerikli böyle bir oluşumun ne kadar gerekli olduğu konusunda daha da iknayım.
Bu sayıda Muzaffer’in küresel çerçevesini verdiği, Meral’in tariflediği ve Melih’in tarihselleştirdiği bir göç durumu içinde, Mustafa Emin’in, Tebessüm’ün, Aslı’nın ve Bediz’in Afrika’dan Avrupa’ya Kürdistan’a izini sürdüğü, muhalif kültürel, mekansal ve iktisadi çoklukların peşindeyiz. Bu kavga bitmedi.