Almanya’da geçtiğimiz günlerde, ömrünün 22 senesini Türk devletinin zindanlarında esir geçirmiş olan Kürt siyasetçi Bedrettin Kavak’ın yargılanmasına başladı. Geçen Cuma günü de Mustafa Çelik’in Celle Yüksek Eyalet Mahkemesi’nde görülen davası start aldı. İki siyasetçi de Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesinden, yani ‘Yurtdışındaki bir terör örgütüne üyelik/yöneticilik’ten yargılanıyor. Geçen hafta ayrıca biri Bremen, diğeri Berlin’de iki Kürt siyasetçi tutuklandı. Bu arada Alman devletinin talebi doğrultusunda Zeki Eroğlu’nu tutuklayan İsveç’in mahkemesi de, Türkiye’de cezaevi yatmış olan siyasetçinin iadesine karar verdi. Eroğlu’nun da Almanya’ya teslim edilmesi durumunda Alman cezaevlerindeki Kürt siyasetçilerin sayısı 10’a çıkmış olacak.  

80’li yılların başından beri Almanya’nın cezaevlerinde Kürt siyasi tutsaklar hiç eksik olmadı. En yoğun tutuklama dalgası ise 80’lerin sonunda, aralarında Şehit Hüseyin Çelebi, Ali Haydar Kaytan ve Selahattin Erdem’in de yargılandığı ‘Düsseldorf Davası’ öncesi yaşandı. 

O davadan sonra belki de ilk defa bu kadar çok sayıda Kürt siyasetçi Almanya’da tutuklu. Kürt siyasetçiler çok da uzun olmayan aralıklarla tek tek gözaltına alınıp tutuklanmış olsa da, konuyu bir operasyon olarak ele almak gerekir. Peki bu operasyonun anlamı ne?

Başından itibaren Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı NATO kapsamında düşmanca tutum belirleyen Alman devleti, bu son operasyon ile birlikte çok aleni bir şekilde Kürtlere savaş ilan etmiştir. Daha doğrusu, geçtiğimiz yıldan beri AKP Hükümeti tarafından Kürtlere karşı yürürlüğe konulan topyekün savaş kararının parçası olduğunu ya da bu planın içinde yer aldığını açıkça ortaya koymaktadır. 

Peki Alman devletinin bugün Kürdistan’da işlenen insanlık suçları karşısında AKP’yi bu kadar açıktan desteklemesi, sadece Türkiye’den mülteci akışını durdurmak için midir? Mesele sadece bazı güncel çıkarlardan mı ibaret?

10 gün sonra Sykes-Picot Anlaşması’nın imzalanmasının tam 100. yıldönümü olacak. Batılı güçlerin Ortadoğu’da yürüttüğü paylaşım savaşlarının ilk temel belgesini teşkil eden Sykes-Picot’ta Kürtlerin adı bile geçmezken, bu kirli anlaşmadan en fazla etkilenen halkların başında Kürtler gelmektedir. Hatta üzerinden tam 100 yıl geçmiş olmasına rağmen Kürtlerin bugün yaşadığı durum, inkar ve imha politikaları doğrudan Sykes-Picot ile alakalıdır. Sykes-Picot, Kürdistan’ın ikinci kez bölünmesini sağlayan bir dizi anlaşmanın zeminini oluşturuyordu. Daha somut olarak Kürtlerin ve Kürdistan’ın durumunu ele alan Sevr Anlaşması, San Remo Konferansı ve Lozan Anlaşması, bu zemin üzerinde geliştirildi. 

Sykes-Picot Anlaşması’nın imzalandığı dönem, Almanların başta Mezopotamya olmak üzere bütün Ortadoğu üzerinde hakimiyet kurma planlarının giderek çökmeye başladığı sürece tekabül ediyor. Ama baştan alalım: İspanya, İngiltere ve Hollanda gibi Avrupa devletleri 15. yüzyıldan itibaren sömürgecilik üzerinden hakimiyet alanlarını genişletirken, Alman emperyalizmi çok daha sonra, özelde Osmanlı imparatorluğu üzerinden bu sürece giriş yapar. Alman emperyalizmi genelde Alman ulus devletinin, yani Reich’ın kurulduğu 1871 yılı ile başlatılsa da, zemin öncesinden oluşturulur. Bu sürece öncülük eden üç temel isim ise dönemin Başbakanı Otto von Birmarck, Osmanlı Sultanı’na ‘askeri danışmanlık’ yapan ve 1838’de 1. Xan Mehmûd İsyanı’nın bastırılmasında önemli rol oynayan Genel Helmuth von Moltke ile Genelkurmay Başkanı Albrecht von Roon. 

Birinci ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki yaklaşık 30 yıllık süreç ise Alman emperyalizmin ikinci aşamasını teşkil eder. Bu dönem aynı zamanda Reich için tam bir travma niteliğindedir. Nedeni şöyle: Osmanlı ve Mezopotamya toprakları, Alman Reich için bütün Ortadoğu, hatta Kafkasya üzerinde hakimiyet kurup küresel egemenlik yarışını kazanma alanıydı. Ki 20. yüzyılın güç dengesi Ortadoğu’daki bu ilk paylaşım savaşında belirlenecekti. Bunun gayet farkında olan Almanlar, bu hedeflerine ulaşmak için oldukça uzun vadeli bir strateji belirleyip, sabırla bu stratejiyi hayata geçirmenin adımlarını attılar. Askeri, siyasi ve ekonomik hakimiyetlerini oluşturdular. 19’uncu yüzyılın sonlarında Osmanlı ordusunu yeniden yapılandırıp silahlandıran Almanlar, - daha sonra Jöntürkler içinde etkin olacak – Osmanlı subaylarını da Prusya’da eğittiler. Petrolün önemini diğer güçlerden çok önce kavrayıp, Alman-Türk zaferi durumunda bölgedeki bütün petrol kaynakları denetim altına almayı planlıyordu. Bu plan kapsamında petrol üretimini ve ticaretini güvence altına almak için çok sayıda şirket kurdular, anlaşmalar yaptılar, Bağdat ve Anadolu tren hattını inşa ettiler. Ki Mezopotamya’daki ilk petrol kuyularını Almanlar kazdı. İngilizlerin 1919’un başında Musul işgalinde buldukları iki petrol kuyusu da Alman askerlerce açılmıştı. 

Ancak Kayzer Wilhelm, 1910’lu yıllarda bütün Ortadoğu üzerinde hakimiyet kurma ve yeraltı kaynaklarına sahip olma hayallerini kurarken, savaşta yenildiler. Bütün bölge emperyalist sömürgeci güçlerce yeniden dizayn edilirken, Almanlara düşen, Mezopotamya’nın sömürülmesi için döşedikleri zemine başta İngilizler olmak üzere rakip güçlerin konmasını izlemek oldu. 

Almanya’nın bahsi geçen dönemde Türklerle işbirliği Osmanlı ile sınırlı değildi. 2 Ağustos 1914’te İttihat Terakki ile Almanya arasında gizli bir anlaşma yapıldı. Zaten Enver Paşa ile sıkı ilişkilerinden ötürü Almanlar bir dönem müttefiklerine ‘Enverland’ diyordu. İttihat Terakki’nin izlediği dış politika da tamamen Almanya’nın siyasetine paraleldi. 

İşte Sykes-Picot Anlaşması’nın 100. yıldönümünün yaklaştığı bu süreçte Almanya 100 yıllık ‘Mezopotamya Travmasını’ yeni bir hamle ile aşmak istiyor. 100 yıl önce İttihat Terakki ile ittifak geliştiren Almanlar, bugün AKP üzerinden bu siyasetini güncellemeye çalışıyor. Anti-Kürt politikasını bu çerçeveden de değerlendirmek mümkündür.