Çeyrek asırdır Kürt hareketinin yasaklı olduğu Alman cephesinden bu kadar 'övgü’nün gelmesi üzerinde düşünmeyi gerektirmiyor mu?
Almanya’nın Kobanê direnişini 'yeni keşfedilmiş’ bir halkın ayağa kalkışı gibi karşılayarak 'alkışlaması’ Nietzsche’nin "Aşırı övgüden şüphelenin, çünkü küfür gibidir" sözlerini akla getiriyor.
Söylenen ve yazılanlara kuşkucu bakmak zorundayız. Kitleleri yönetmekte, ezmekte, toplu biçimde kişiliksizleştirmekte son derece usta olan Alman rejimi, son 30 yıldır Türk özel savaş devletinin en büyük destekçilerinden değil miydi? Liste uzun...
'Düsseldorf Davası’ adı altında Kürt hareketine ilk kapsamlı davayı Almanlar açtı. Daha PKK, Kuzey Kürdistan’da bile ciddi bir şekilde örgütlenmemişken 1987’de PKK lideri Abdullah Öcalan için tutuklama kararı çıkartan da yine Alman devleti oldu.
1993’te PKK yasaklandığında Türk basını sevincini 'Danke, Herr Kohl’ biçiminde yansıtırken, dönemin Başbakan Çiller, alınan kararda ABD'nin rolünün belirleyici olduğunu dile getirdi. Çiller haklıydı. Çünkü bir uluslararası mutabakat temelinde PKK'ye karşı açık tavır geliştiriliyordu.
Berlin yönetimi bu kararı aldığı zaman Tansu Çiller, Doğan Güreş, Mehmet Ağar’ın başında olduğu devlet 'topyekün savaş konsepti’ kapsamında Kürdistan’da köyleri yakıp yıkıyordu.
Buna karşın aynı günlerde Almanya, "İç güvenlik ve kamu düzeni"nin yanı sıra, "diğer önemli çıkarları için" tehdit oluşturduğunu iddia ettiği PKK’yi 'suç örgütü’ ilan ediyordu. Hukuki hiçbir dayanağı olmayan bu karar elbette siyasiydi.
Çok açık ki, 90’lı yıllarda Kürtlerin Avrupa’daki eylemleri protestolardan ibaretti. Bu eylemlerin hedefinde de Almanya değil Türk özel savaş rejimi vardı. Gösterilere katıldıkları için binlerce insan hakkında dava açıldı. Kürt derneklerinin yanısıra Berxwedan Gazetesi kapıları camları kırılarak özel timler tarafından basıldı. Sadece Serxwebûn Dergisi'ni okuduğu için insanlara para cezaları verildi.
Almanya'nın sistematik PKK karşıtlığı uzun yıllar da devam etti. Özgür Politika Gazetesi, Mezopotamya Haber Ajansı, Mir Müzik 2005 yılında basılarak çalışmaları yasaklandı. Türkiye'de bile AB uyum yasalarından bu yana, basın üzerinde baskılar farklı yöntemlerle sürerken, günlük bir gazetenin yasaklandığına dair bir kayıt yok.
Yine Nazi rejiminden sonra ilk kez bir siyasetçiye akıl almaz bir cezayı yine Alman mahkemeleri verdi. Kürt siyasetçi Muzaffer Ayata'ya yazı yazma yasağı getirildi. Almanya kendi sınırları içinde yaşayan Kürtlere Türk devletinin resmi politikasını dayatırken fanatik uygulamalara imza atabildi.
Kobanê’de savaşın başladığı günlerde Alman yetkililerin, "Belki de Kürtler'in bize ihtiyaç duyduğundan daha fazla bizim Kürtlere ihtiyacımız var" dediği bir sırada, Kürt siyasetçi Mehmed Demir PKK üyesi olduğu iddiası ile tutuklandı.
Bu nedenle son günlerde Alman basınında çıkan birtakım yazılara bakarak Berlin’in Kürt politikasının değiştiğini söylemek henüz çok erken.
Ancak önümüzdeki hafta Almanya’nın bazı stratejik kurumlarının, Rojava direnişi ve Kürt politikası konusunda ABD’li yetkilerle bir toplantı yapması bekleniyor. Toplantıda IŞİD ve Kürt hareketi konusunda yeni bir analizin yapılacağı belirtiliyor.
Bu arada ilginç bir gelişme daha yaşandı. Alman Başbakanı Angela Merkel 9 yıllık başbakanlığı boyunca ilk kez geçen hafta Alman iç istihbarat teşkilatı (Bfv) ziyaret ederek, IŞİD, selefiler, sol örgütler ile PKK konusunda birifing aldı.
Bakalım, Nietzsche’nin deyişiyle "o Avrupa’nın sığ ülkesi Almanya" tercihini çözümden yana mı yoksa 'sığ’lıktan mı yapacak?