Hayatın her alanında, mücadelenin yeni bir evresine girdiğimiz çok açık ortada duruyor. Mesele bizim, bizlerin nerede durduğu ile ilgili. Mücadelenin neresinde, hangi tarafında durduğumuz, sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye halklarının kaderini belirleyecek. Kürtler kendi devrimci damarlarını, tüm Ortadoğu’yu da kapsayacak şekilde diri tutuyor ve motive ediyor. Bu motivasyonun eksik ve gedik kalan köşesi ise ülkenin batısında kendini hissettiriyor. Devletin ideolojik hakimiyetini batıda hissetmeyen yoktur sanırım. "Hendek" tartışması, "sırası mı şimdi?" sorusu, "tamam ama, fakat, lakin" diyerek, sessizliğin ve bekle-gör "politikasının" arkasında hizalanma, çok net bir şekilde devletin ve iktidarın ideolojik hakimiyet alanını güçlendiriyor. Ülkenin batısı, devrimci damarına ya sırtını dönecek, ya da içe yerleşmiş devletle hesaplaşıp barikat kardeşliğine katılacak. Önce içimize yerleşmiş devletten kurtulmalı. Bekleyip, mücadelenin ve irade çatışmasının en hassas yerinde "biz demiştik"çilik için köşelerinde gerilenler bilmelidir ki, devlet asla ama asla durmayacak.
Kürt Özgürlük Haraketinin Rojava’da hayata geçirdiği, halkın, halkların kendi kendini yönetme modeli, diktatörler ve darbelerle yönetilen Ortadoğu ve bu yönetimleri destekleyen, kullanan emperyaller için kötü ve yıkılması gereken bir örnek olarak duruyor. Kürt illerinde ilan edilen özyönetim politikasına devletin bastırma politikası ile uluslararası emperyal güçlerin Ortadoğu'ya dönük "baskı" politikalarının birbirine paralel bir stratejinin parçaları olduğunu görmeden yapılan her siyaset, sadece büyük bir boşluktan ibarettir bu yüzden.
Nereden bakmalıyız, neyi hatırlamalıyız?
Fatsa neyse, Cizre, Nusaybin, Sur odur. Fatsa'nın devrimcilerinin kurduğu hat ile Kürtlerin tüm Türkiye için önerdiği ve canıyla savunduğu özyönetim arasında hiç bir fark yoktur.
78 Maraş Katliamının ardından, Çorum'a yönelen kontralara karşı öz savunma yapanlar ne ise, Kürtlerin yaptığı öz savunma odur. (Öz savunmasızlığın en acı, en kanlı izini taşır Maraş.)
İsyan ne ise Serhildan odur. Türkcesine duyduğunuz, duvarlara, pankartlara, şiirlere yazdığınız o isyanın Kürtçesidir Serhildan. Gezi isyanının özgürlük, adalet talebi ne ise, Kürdün özgürlük, eşitlik, barış talebi odur.
Fransız ihtilalinin barikatlarına, hangi anlamı biçiyorsanız, Kürtlerin kendi kurdukları barikatlara biçtiği anlam odur. Birini övüp, diğerine burun büküyorsanız sorun barikatları kuranlarda, hendeklerde değil, sizdedir. İsyana yabancılaşmanızdadır sorun.
Bu yabancılaşmadan dolayı HDP ve Kürt Özgürlük Haraketi ile yan yana durmamanın, gözükmemenin nedenlerini çoğalttı birçok kesim.
Evet, isyana yabancılaşma en büyük sorunumuz. Ödenmiş tüm bedelleri harcayan ve sadece dün ile yaşayanların "ama, fakat" diyerek, bugünün direnenlerine, devletin bile söyleyemediğini söylemesinin tek nedenidir isyana yabancılaşma. Elbette ki mücadele etmeyen yanılmaz! Yanılmak ve onlardan ders çıkarmak mücadele edenlerin işidir. Bu yüzden "biz demiştik"çilik ile Kürdün kurduğu direniş hattına yüklenenler, hiç bir direnişin öznesi değiller.
Ama’sız, fakat’sız özgürlük, adalet ve kendi kaderlerini tayin hakkı için direnenlerin yanında olacağız, olmalıyız. Bugünden yarına bir sözümüz olacaksa, çoğalacağı ve büyüyeceği tek yerdir burası.
Burası, tüm Türkiye halklarına dayatılan sağcılığın, şovenizmin, gericiliğin ve vasatlığın önünde durulacak yerdir.
Barikatların ve hendeklerin arkasına, laikliği, seküler yaşamı, kadınları, çocukları, ezilen horlanan tüm kesimleri, hak ve özgürlük mücadelesinin bütün taleplerini koyabilirsiniz. İçini doldurmak için, içinde olunmalı sadece.
Korkunç bir saldırı hazırlığı değil sadece olan biten. Bağımsızlığını ve özgürlüğünü koruyan Kürt hareketine, "Yeni dünya düzeni içinde bağımsız ve özgür kalamazsınız. Teslim olacaksınız!" diyen uluslararası bir savaş konseptinin kendisidir bu. İşbirlikci ve uysal "direnişler" bekliyor onlar ve bunu başarmak için taşeron katillerinin katliamlarına yumacaklar gözlerini, kapatacaklar çenelerini, yutacaklar dillerini.
Ya biz ne yapacağız?
Kendine sol, sosyalist, demokrat, özgürlükçü diyenler ne yapacak?
Kürtlerle barikat yoldaşlığı yapan, omuz verenlerin dışında kalan ve "çok öne çıkmayalım, devletin şiddetini üstümüze çekmeyelim" diyerek, devletin sessiz destekçiliğine düşenler, yarın kendi kapıları çalındığında arkalarından "yalnız değildir" diyecek kimi bulabilecekler? Bulabilecekler mi? Mutlaka çalınacak kapıları. Faşizm durmaz çünkü ve en tehlikeli olanı kitlelerin bunu kabul ederek faşizmin ideolojisinin arkasına dizilmesidir. Unutulmamalıdır ki, kitlelerin milliyetçi, şoven, ırkçı politikaların arkasına yığılması, direnişsizliğin olduğu yerde hızla hayat bulur.
Şimdi, ama’sız, fakat’sız direnenlerin yanında olma zamanıdır.
"Türk'ün gücünü göreceksiniz" diyenlerle, “direnmenin gücünü göreceksiniz” diyen bir irade çarpışacak. Biri ırkçılığı,inkar,asimilasyon ve katliamı, diğeri özgürlüğü, evrensel değerleri ve insanlığı tarif ediyor. Bu kadar net saflar...
Kürt ölür, öldürülür, katledilir, bize bunlar bulaşmadığı sürece "rahat" ederiz diyenler yanılıyor. Hiç bir savaş sıçramadan, kendini bulaştırmadan olduğu yerde kalmaz ve eğer birlikte direnmeyi ve sistemli bir karşı koyuşu örgütlemeyi, demokrasi güçleri başaramazsa,devletin eli hiç bir zaman soğumayacak. Milliyetçi, muhafazakar, şoven bir ülkede, her ‘özgürlük’ dediğinizde, önce komşunuz tehdit olarak fişleyecek sizi. Çok uzakta değil o günler. Tek tip bir ülke için, elini havaya kaldırıp "tek millet, tek bayrak, tek vatan" diyen o çemçük ses, bir kişinin değil, devletin, Kürt isyanını ve muhalifleri bastırıp, yok etme uzlaşısının sesidir.
Anlayalım ki,
Ama’sız, fakat’sız direnme zamanıdır.