Mexmûr Mülteci Kampı’na yönelik Güney Kürdistan Hükümeti’nin uyguladığı ambargo bir buçuk aydır sürüyor.
Bine yakın insan Güney’in farklı kentlerinde çalışıyor. Ancak ambargoyla birlikte kamptan çıkışları yasaklandı.
Kampta hastahane yok. Kalp, kolestrol, tansiyon ve hamile kadınların dışarıya çıkarılmasına izin verilmiyor.
Liseyi bitiren öğrencilerin Hewler kentinde üniversite sınavlarına girmelerine izin verilmiyor.
EYLEM KAHRAMAN
Mexmûr Demokratik Halk Meclisi Eşbaşkanı Filiz Budak, kampa yönelik ambargonun bir buçuk ayı aşkın süredir devam ettiğine dikkat çekerek, ”12 bin insanın yaşam kaynaklarını kurutmaya çalışmanın, hastaları ölüme terketmenin, halkı üstü açık bir zindanda tutmanın hiçbir gerekçesi olamaz” dedi. ”Her an ölümle yüz yüze, etrafı üç koldan sarılı, 2014’ten beri defalarca DAİŞ ve Türk devletinin saldırılarına uğrayan bir alanda kim kendini güvende hissedebilir ki?” diye soran Budak, başta BM olmak üzere uluslararası kurumları sessizliklerini bozmaya çağırdı.
Mexmûr Kampı’nın kuruluş hikayesi 1990’lı yıllara uzanıyor. Kürt Özgürlük Hareketi büyüyüp Kürdistan’a, özellikle de Botan’a yayıldığı dönemde halkta büyük bir sempati kazanır. Harekete ilgi gittikçe artarken katılımlar da çoğalır ve Kürt halkı için yeni bir umut ışığı doğar. Bu gerçekliği gören Türk devleti hareketin alanını daraltmak, katılımların ve yardımların önünü kesebilmek için şiddetli bir biçimde köylere saldırır. Köyler yakılır, insanlar katledilir, halkın tüm yaşam alanları viraneye çevrilir. Devletin köyleri boşaltmak için her yola başvurduğu 1994 yılında halkın bir kısmı Türkiye metropollerine, bir bölümü de Kürt şehirlerine göç etmek zorunda kalır. Botan ve çevresi köylerden 16 bin kişi ise gece kaçak yollarla Güney Kürdistan’a geçer.
Bu göçmenler Güney Kürdistan’da ilk olarak Zaxo yakınlarındaki Bihêrê’ye yerleşirler. Sırtlarında çocukları ve birkaç battaniye ile gelen binlece kişi düz bir alanda, tamamen savunmasız bir şekilde konaklar. Günlük ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksun bırakılan insanlar bomboş arazide yaşamak için kolları sıvamaya başlar. Ancak Türk devleti ve onların işbirlikçileri bu savunmasız topluluğa saldırmaktan kaçınmaz. Türlü türlü baskılarla insanların oradan çıkmaları sağlanır. Yönlerini nereye vereceklerini bilmeden yola çıkan 16 bin kişilik kitle Şeraniş denen ve Süryani bir köylüye ait olan bir araziye yerleşir, fakat Türk devleti ve KDP’nin baskı ve saldırıları yüzünden burada ancak 3 ay kalabilirler. Oradan önce Bêrsivê, ardından da Geliyé Qiyametê’ye taşınırlar. Kitlenin yarısı Etruş yarısı da Geliyé Qiyametê’ye yerleştirilir. Buraya yerleşme izni veren bizzat Birleşmiş Milletler’in (BM) kendisidir ve BM yersiz yurtsuz kalan bu insanları koruması altına alır. Halk kendi olanaklarıyla yaşamını kurmaya çalışırken onları denetimine almak ve gücünü bölmek için iki kampa ayırırlar.
Türk devleti zorla göçerttiği bu insanlara üst üste geri dönme ve teslim olma çağrılarında bulunur. Buna verilen karşılık halkın asla teslim olmayacağı ve meşru talepleri yerine getirilmediği sürece geri dönmeyecekleridir. Kendi kendilerine yetmeye çalışan bu insanların teslim alınamayacağı ve dize getirilemeyeceği anlaşılınca kamp kuşatmaya alınarak ambargoya maruz bırakılır. 3 ay boyunca kampa erzak namına hiçbir şey girmez. Buna rağmen halk geri adım atmaz ve direniş devam eder. Sonunda her iki kamp birleştirilir ve yaşamlarına Etruş’ta devam ederler, ama sadece bir yıla kadar. Bir yıl sonra, teslim olma dayatmaları, var olan yaşam kaynaklarını çalıp çırpma ve kampın onlarca sakinini ayrı ayrı zamanlarda katletmeler başlar.
1997 yılında Musul’a bağlı Ninova’ya doğru yola çıkılır. Kitle ikiye bölünerek 6 bin kişi Zaxo ve Duhok taraflarında birkaç ayrı kamp kurar. Kısa bir süre sonra gündüz ortası peşmergelere ait arabalar Ninova’daki kampı taramaya başlar ve onlarca kamp sakinini katlederken onlarcasını da yaralarlar. Türk devleti ve KDP’nin kampa birlikte saldırı planları yaptığı bir dönemde, toplanırlar yine nereye gideceklerini bilmeden. Nihayetinde özgürlük ve onuru için yaşamın her türlüsüne katlanmaya karar vermiş bir halktır onlar. 10 bin kişi yağmurlu bir akşam üstü inancını ve direncini yüklenerek yayan çıkarlar yola. Bu seferki hedefleri adı konulmuş bir kent değil, özgürlüğün sonsuzluğudur.
Yağmurlu bir gece yarısında Irak rejimi sınırına varılır. Islanıp üşümekten tir tir titreyen çocuklar, yaşlılar ve hastalar askerlerin “gidin, yoksa ateş ederiz” sesleriyle sabah eder. Yetkililerle yapılan görüşmeler sonuç verdiğinde Nehdaran denen alana yerleşilmesine izin çıkar. 3 ay boyunca naylon ve çadır altında yaşamaya devam edilir ve 3 ay sonra ordan da çıkmaları gerektiği söylenir. 28 Mayıs 1998 günü arabalarla kilometrelerce uzakta olan kurak bir çöle doğru yola çıkılır. Gökten incecik bir toz yağan o yaz başında, etrafta içecek bir damla suyun, tek dikili ağacın, bir kuşun, karıncanın bile yaşayamadığı Mexmûr Çölü mesken tutulur. Akrep yuvası olan bu çöl 1998’den itibaren Mexmûr halkının son yurdu olur. 1994’ten 2019 yılına kadar 74 kişi Türk devleti ve KDP tarafından katledilir.
Sayısı 12 bin olan nüfusunun 4 bine yakınını çocukların, 8 binini de orta yaş, orta yaş üstü ve yaşlıların oluşturduğu Mexmûr Mülteci Kampı bu günlerde yine haksız, hukuksuz ve insanlık dışı bir uygulamayla gündemde. Mexmûr Kampı’na yönelik ambargo uygulamasını Mexmûr Demokratik Halk Meclisi Eşbaşkanı Filiz Budak ile konuştuk.
Bize kamptaki halka uygulanan ambargo hakkında bilgi verebilir misiniz?
17 Temmuz 2019 günü Güney Kürdistan’ın başkenti Hewlêr’de Türk MİT’ine karşı bir saldırı gerçekleşti. Bu saldırıdan sonra kampın giriş çıkışları yasaklandı ve bir gece sonra kamp Türk devletine ait savaş uçaklarınca bombalandı. Ambargoyu halkımıza Güney Kürdistan hükümeti uyguluyor ve ambargonun Türk devletinin isteği üzerine uygulandığı biliniyor. Sebep olarak MİT’e yapılan saldırı gösterilse de, 12 bin insanın yaşam kaynaklarını kurutmaya çalışmanın, hastaları ölüme terketmenin, halkı üstü açık bir zindanda tutmanın hiçbir gerekçesi olamaz. Herkesçe de biliniyor ki saldırganların kampla uzaktan yakından alakaları yok. Kamp sakinleri olarak çok iyi biliyoruz ki, bu Güney Kürdistan’ı işgal etme planının bir parçasıdır. Daha öncede buna benzer uygulamalar oldu. 1994’de üç ay boyunca ambargoya tabii tutuldu bu halk. 16 Ekim 2017’de yine 2 ay boyunca Irak Merkezi Hükümeti tarafından yollar kapatıldı. 8 diyar değiştirmek yetmezmiş gibi, bizi bezdirmek için her yolu deniyorlar.
Bahsettiğiniz olayla ilgili Mexmûr’da kaç kişi göz altına alındı? Bu kişiler serbest bırakıldı mı?
Olaydan sonra 20 kişi tutuklanıp farklı zamanlarda bırakıldılar, fakat olaydan önce tutuklanan 9 kişi vardı ve bunlar hala bırakılmış değiller.
Ambargo kamptaki yaşamı nasıl etkiliyor?
Ambargo kamptaki yaşamı her yönden olumsuz etkiliyor. Dar ve sınırları belli olan bir yaşam alanına ambargoda eklenince psikolojik ve olumsuz etkileride artıyor tabii. Her ne kadar Mexmûr, Irak topraklarına düşse de, dil ve kültür ne de olsa Kürdistan’dır denilerek bütün bağlar Hewlêr, yani Güney Kürdistan üzerinden kuruldu. Hasta gidişleri, okullar, iş alanları ve diğer yaşam imkânları oradan karşılandı. Burası bir mülteci kampı olduğu için normal bir hastahane bile yok. Olan sağlık ocağında hafif hastalıklar dışındaki hastalıklar tedavi edilemiyor. Şu anda kalp, kolestrol, tansiyon ve benzeri hastalıkları olanları dahi acil olarak dışarıya götüremiyoruz. Liseyi bitiren öğrenciler eğitim hayatını ancak Hewlêr’de devam ettirebiliyor. Öğrencilerimiz ambargo nedeniyle bütünleme sınavlarına gidemiyor. Günlük yevmiyeyle çalışıp yaşam ihtiyaçlarımızı öyle karşılıyoruz. Bine yakın insanımız günlük çalıştığı işe gidip geliyordu, ama şimdi gidemiyorlar ve ailelerin yaşamını idame edebilmelerinin başka bir yolu, başka bir gelir kaynakları yok. Bu çok ciddi bir zorlanmaya yol açıyor.
Ambargonun sebep olduğu sorunlara karşı kamp yönetiminin aldığı önlemler var mı?
Ambargonun sebep olduğu problemler kamptan kaynaklı olmadığı için pek de alınacak önlem yok diyebilirim. Ambargoya dikkat çekebilmek, kamuoyunda gündemleştirmek ve ilgili birimleri bilgilendirmek için gereken bilgiler yazılı olarak Birleşmiş Milletler, Avrupa ve Irak Merkezi Hükümeti’ne gönderildi. Görüşme talebinde bulunuldu.
Kampta yaşayan halk ambargoya karşı tepkisini nasıl gösteriyor?
Ambargo ve ambargoyu uygulayanlara yönelik protesto amaçlı basın açıklamaları yapıldı. Yetkili birimlerle görüşmek için heyetler gönderildi ve en son bir yürüyüş düzenlendi. Bu yürüyüş Irak askerleri tarafından engellendi. Yürüyüş esnasında Irak Askeri Bölge Sorumlusu ile bir görüşme gerçekleştirildi. Durumun izahatı yapıldı, ama kitlenin yürüyüp ilgili tarafların kontrol noktalarına ulaşmasına izin verilmedi. Buna gerekçe olarak da güvenliği sağlayamayacakları ve olası bir saldırıda sorumluluk almayacaklarını belirterek “Bağdat izin vermeden biz izin veremeyiz” dediler ve kitleyi engellediler.
Kampta yaşayan iki kadın ambargo nedeniyle henüz doğmamış bebeğini kaybetti. Bu kampta nasıl yankı buldu?
Bir insana can vermek ve yaşamına son vermek Allah’a mahsustur deniliyor, ama burada kontrol noktasında duran iki asker ve yok sebeplerle, keyfi olarak uygulanan ambargodan dolayı daha yaşama gözlerini açmadan iki bebeğin, iki canın yaşam hakları ellerinden alındı. Bu talihsiz olay kampta büyük bir öfkeyle karşılandı. Hafıza yeniden canlandı. Susuzluktan, sıcaktan, ilaçsızlıktan ölen canlar hatırlandı. İnsanlar buna karşı tepkilerini göstermek için protestolar, yürüyüşler düzenlemek istiyor, muhattap bulup dertlerini, taleplerini iletmek istiyorlar, ama ortada kimse yok ve bu, öfkenin daha da büyümesine neden oluyor.
Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumlar nezdinde ambargoya karşı şimdiye kadar hangi girişimlerde bulunuldu?
Birleşmiş Milletler, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve diğer uluslararası kurumlarla bağlantıya geçildi. Durum bilgilendirilmesi oldu. Fakat bu kurumlar şu ana kadar herhangi bir girişimde bulunmuş değiller. Daha çok Kürt sivil toplum örgütleri, Güney’deki bazı kurum ve kuruluşlar ambargoya tepki gösterdi, ama onların da BM ve diğer uluslararası kurumlar nezdinde yolun açılması ve ambargonun kaldırılmasına yönelik herhangi bir girişimleri olmadı.
Kampın üzerinde savaş uçakların uçuşu oradaki hayatı nasıl etkiliyor? Halk kendisini Mexmûr’da güvende hissediyor mu?
Sivil bir topluluğun, çocuk, kadın ve yaşlıların yaşadığı bir alanın üstünde savaş uçaklarının uçuşu her an bombardıman olacağı gibi bir psikoloji yaratıyor insanlarda. Kampımız 2017’den beri üç defa, gece vakti Türk savaş uçaklarınca bombalandı. Bu saldırılarda şehadetler yaşandı ve onlarca insanımız yaralandı. Sokaktaki çocuklar uçak sesi duyduğu zaman hemen evlerine doğru yol alıyor. Yetişkinlerde de acaba yine vuracaklar mı diye bir kaygı oluşuyor.
Her an ölümle yüz yüze, etrafı üç koldan sarılı, 2014’ten beri defalarca DAİŞ ve Türk devletinin saldırılarına uğrayan bir alanda kim kendini güvende hissedebilir ki? Gidilecek başka bir yer olmayınca, geri kalan her şey ihaneti ve teslimiyeti dayatıyorsa, özgürlüğü ve onuru için her şeyi göze alan, taşından, toprağından, bağından, bahçesinden, malından ve mülkünden vazgeçmiş, dervişane bir hayatı seçmiş bir halk cehennem de olsa kaldığı yerde direnmekten başka bir şey düşünemez. Bundan başka çıkış ve onurlu başka bir yol da yoktur.
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Burada yaşayanlar yakma, yağmalama, katliam, sürgün sonucu yerlerinden, yurtlarından zorla göçertilmiş insanlardır. Buraya da Irak ve BM’nin resmi izniyle yerleşmişler. 1994’ten beri bu halk BM’nin denetimi ve koruması altındadır ama o tarihten beri de bu kampa yönelik saldırılar eksik olmamıştır. Özellikle 2014’ten beri BM hiçbir şekilde kampa sahip çıkmamış ve yaşam ihtiyacını karşılamamıştır. Bunlar sorgulanmalıdır. İlgili kurumlar ve kamuoyuna çağrımız bir an önce bu ambargonun kaldırılması ve gereken yerlere ve kurumlara toplumsal baskı yapmaları ve görevlerini yapmaya davet etmeleridir. Bu halkın yaşamını ve taleplerini gündemleştirip insan hakları konusunda duyarlı, demokratik ve vicdan sahibi kesimlerin gündemine almalıdır.