Her tür savaş, doğası gereği yaşamın doğal akışını alt üst eder. Ekonomik ihtiyaçlar başta olmak üzere sosyal, kültürel ve toplumsal tüm ihtiyaçlara erişimi güçleştirir. Bunun içindir ki insanlık, tarih boyunca karşılaştığı bu yıkıcı savaş „eylemine“ karşı evrenselleşen kimi tedbirler, yasalar, teamüller ve ahlaki ölçüler getirmiştir. Savaşan tarafların kendi iç yasalarının insafına bırakılmaması gerektiğinden hareketle „Uluslararası Savaş Hukuku“ oluşturulmuştur. 

Savaşın bölgede tekrar şiddetlenmesiyle birlikte pek çok savaş suçu, hatta ötesinde insanlığa karşı suç olarak niteleyebileceğimiz devlet uygulamasıyla karşılaştık. Tüm bunlar kamuoyunda çok gündeme geldi, konuşuldu; hatta uluslararası kurumların gündemine dahi taşındı; biliniyor. Ama ben kamuoyuna yeterince yansıtılmayan, gündemde hak ettiği yeri yeterince bulmayan başka bir ihlalden söz etmek istiyorum.

Biz yoksulluk çalışan kurumlar, hep şu gerçeğin altını çizmeye çalışırız: En büyük insan hakkı yoksulluktur.

Yoksulluğun insanlar ve toplumlar üzerindeki etkisini çok iyi fark eden egemenler, hep bu „silah“ ile toplumları kontrol altında tutmaya çalışmaktadır.


‘Mantıksız’ yoksulluğumuz!

Kürtlerin yaşadığı yoksulluğun doğal bir yoksulluk olmadığının altını çizerek başlamak doğru olacaktır. İnsan eliyle, daha doğrusu devlet eliyle yaratılan bir yoksullaştırma gerçeğiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Çünkü Kürtlerin yaşadığı topraklarda, bilinenin aksine yoksul olmanın mantıklı hiçbir gerekçesi bulunmamaktadır. Ortalama bir yaşam için gerekli olan yer altı ve yer üstü kaynaklarına, coğrafi yapıya, iklime ve genç nüfus yapısına ziyadesiyle sahip olan bir bölgeden söz ediyoruz. Birkaç veriyle bu tezimizi somutlayalım:

* Türkiye’de üretilen petrolün neredeyse tamamı bölgeden çıkmaktadır.

*  Türkiye’de biriktirilebilen/kullanılan yağmur suyu havzasının üçte biri, sadece Dicle ve Fırat nehirlerinden elde edilmektedir.

* Türkiye’de üretilen fosfatın yüzde 100’ünü bölge karşılamaktadır.

*  Türkiye’deki sulanabilir sekiz buçuk milyon hektar arazinin yaklaşık dörtte biri bölgede yer almaktadır.

*  Türkiye’de pamuk üretimi denilince akla ilk gelen şehir, her nedense Adana olur. Bu bilginin yanlış olduğunu, Türkiye’de en fazla pamuk üretiminin Urfa’da yapıldığını, ikinci sırada ise Diyarbakır’ın olduğunu biliyor muydunuz?

Bu gerçeklere karşılık...

*  Bölgelere göre Marmara, toplam gelirin yüzde 38,6’sını alırken, Doğu yüzde 5,7’sini, Güneydoğu yüzde 4,5’ini almaktadır.

*  Türkiye’de insani gelişme indeksine göre en üstte Bursa, Kocaeli, İstanbul ve İzmir gelirken, en düşük indekse sahip şehir Şırnak’tır. (TESEV 1998, 30-31)

*  İnsani yoksulluk indeksine göre Yalova, Kocaeli, Ankara, İzmir, Bilecik, en düşük yoksulluk puanlarıyla üstte yer alırken, en yüksek yoksulluk indeksi puanıyla Şırnak, en alt sırada yer almaktadır. (TESEV 1998, 27) 

* Yoksulluk çizgisi altında yaşayanların oranı Batı Anadolu’da yüzde 4,4 iken Doğu ve Güneydoğu’da yüzde 46,6’dır. (DPT) 


1800’lerin Amed’i:28 fabrika, 1500 dokuma tezgahı

Cumhuriyet dönemi öncesinde Avrupa kentleriyle aşağı yukarı aynı dalga boyunda bir yaşam sürdüren, Türkiye’nin de en gelişmiş iki kentinden birincisi İstanbul, ikincisi ise Diyarbakır’dı. 

M. Şefik Korkusuz’un 2003 yılında Kent Yayınları’ndan çıkan „Seyahatnamelerde Diyarbekir“ kitabında şunlar yer almaktadır:

„...(1800’lü yıllarda) şehirde 28 maroken fabrikası, 21 ipek ve keten kumaş imalathanesi, 30 kumaş boyacısı olduğunu, şehirde ve kasabaların banliyölerinde iyi kalitede ipek üretimi için ipek böcekçiliği yapılan evlerin olduğunu ifade eder. 1500 kadar dokuma işiyle dolu olan dokuma tezgâhı var, yaklaşık 500 tanesi pamuk basıyor ve Hasanpaşa Hanı’nda iş görüyorlar. 300 tane deri imalatçısı, cilt işinde çalışıyor, ayakkabı, saraçlık ve derinin diğer tüketim dallarında faaliyet gösteriyorlar.“


İkincilikten altmış üçüncülüğe

Peki şu an Diyarbakır’ın durumu ne? Devlet İstatistik Enstitüsü 1927 Sanayi Sayımı sonucuna göre Türkiye’de İstanbul ve Bursa’dan sonra sosyoekonomik gelişmede 3. sırada bulunan Diyarbakır, Türkiye sıralamasında 1970’li yıllarda 40. sıraya, 90’lı yıllarda 53. sıraya, bugün ise 63. sıraya düşmüş durumda. İller sıralamasındaki yeri, maalesef sondan 18. sıra... 

Neredeyse 2 asır önce sadece dericilik sektöründe 28 fabrika bulunurken, (diğerlerini saymıyorum) maalesef şu an kentte bulunan fabrika sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. 

Bırakalım cumhuriyet dönemini veya yakın tarihi geçmişi; Diyarbakır yaklaşık 5000 yıllık geçmişiyle izlerini taşıdığı tüm uygarlıkların siyasal, kültürel ve ekonomik anlamda cazibe merkezi olmuşken, cumhuriyet döneminde, özellikle de 1990’dan sonra neler yapıldı da bu hale getirildi?  


Göçertme politikası

Tam da burada, son dönemde demokratik özerklik talepli başlayan çatışmalı dönem sonrası yaşanan iç göç ve 90’lı yıllarda gerçekleştirilen zorla göç ettirme politikası ile devam etmek gerekiyor.

Kürtlerle mücadelenin önemli bir aracı olarak düşünülen göç ettirme, cumhuriyet tarihi boyunca meydana gelen tüm kalkışmalarda kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki göç ettirme daha çok aileler ve aşiretlerin topyekûn yer gösterilerek, zorlanarak, özellikle de İç Anadolu ve Çukurova’ya tehciri şeklinde gelişmiştir. Bir yönüyle sistematik bir tarzda, yer gösterilerek ve kontrol altında tutularak yapılmıştır. 90’lı yıllardaki göç ettirme, geçmişten oldukça farklı ve acıtarak geliştirilmiştir. Göç ettirilenlerin bir daha toparlanmaması, yaşadığı travmayı kuşaktan kuşağa adeta bir miras gibi taşıması için oldukça zalimane ve insafsızca yapılmıştır. 

Bu göç ettirme politikasında pek çok amaç tasarlanmıştır. Başlarda öne çıkan ana amaç, gerillanın lojistik desteğinin kesilmesi, kırsal alanın insansızlaştırılması şeklinde görülse de çok daha farklı amaçlar içerdiği, sonuçlarından görülmüştür.

* Harekete desteğin, sert bir şekilde karşılık bulacağı mesajı verilmiştir.

* Ajanlaştırma, koruculuk, muhbirlik ve ihanet gibi araçlarla devletin yanında yer alınmaması halinde insanca yaşayabileceği hiçbir yer bulamayacağı halka gösterilmiştir.

* Bölgenin demografik yapısı başta olmak üzere ekonomik altyapısı ile oynanmıştır.

* Doğal ve ekolojik dengenin bozulması hızlandırılmıştır.

* Türkiye metropollerinin ihtiyaç duyduğu, hizmet sektörü başta olmak üzere kalifiye olmayan tüm sektörler için ucuz işgücü yaratılması sağlanmıştır.

* En önemlisi asimilasyon, yeniden formatlanarak daha kapsamlı bir şekilde yaşama geçirilmiştir.

* Özel olarak da eş zamanlı uygulamaya soktuğu yoksullaştırma politikasıyla siyaseten teslim alamadığı Kürt’ü açlıkla terbiye etmeye/yola getirmeye çalışmıştır.

Özel bir duruma da dikkat çekmekte fayda var. Esasen çok amaçlı zorla göç ettirilerek yoksullaştırılan Kürt’ün, siyasal/sosyal/kültürel bağlarından koparılması amaçlanmıştır. Kendine yabancılaştırılması, toplumla olan bağlarının koparılması ve mücadele gündeminden uzaklaştırılması ile hedeflenen, siyasal ve sosyal bütünleşmeye yani demokratik uluslaşma sürecine müdahale etmektir.


Açlık sınırında 5 bin aile!

Zorla göç ettirme politikası, en fazla yoksulluğu ve yoksulluğun yarattığı sonuçları derinleştirmiştir. Bu nedenle de yoksullaştırma politikasına ayrıntılı değinmekte yarar görüyoruz.

Sarmaşık Derneği olarak Diyarbakır’da yaptığımız Kent Yoksulluk Haritası çalışmasında, devlet eliyle yürütülen yoksullaştırma politikasının hangi sonuçlara yol açtığına dair sarsıcı tespitlere ulaştık. 5706 hanede 37 bin kişiyi kapsayan hane bazlı bu saha çalışmasının en çarpıcı sonucu neydi, biliyor musunuz? Yoksulluğun da ötesinde açlık sınırında yaşayan yaklaşık 5 bin ailenin bulunduğu gerçeğiyle yüzleştik. Hane büyüklükleri 6.2 olan bu aileler, toplamda 30 bini aşkın bir kitleye tekabül etmektedir. Evet, 30 bin kişi... Bu 5 bin aileye sadece bir öğün dahi destek sunulmadığında geceyi aç geçirme riski ile karşı karşıya olduklarını gördük. Ailelerin düzenli tek kuruş gelirinin bulunmadığını; hanelerde iş verseniz dahi çalışabilir, üretime geri dönüşü mümkün tek bir bireyin dahi bulunmadığını tespit ettik. Kısacası bu ailelerin büyük bir bölümünün parçalanmış, yani aile birliğini yitirmişlerden oluştuğunu gözlemledik.


‘Yardım et, bağımlılaştır!’

İşte tam da bu noktada, Kürdistan’ın hemen hemen tüm bölgelerinde yoksullukla mücadele adı altında aslında toplumsal talep ve gerçekliği örtme, toplumsal öncelikleri öteleme amaçlı yürütülen kimi sosyal politikalara dikkat çekmek yerinde olacaktır. 

Örneğin Diyarbakır başta olmak üzere tüm Kürdistan’da  „Yoksullukla Mücadele ve Yardım Anlayışı„ çok daha özel bir konseptle, devletin tüm idari ve „siyasi“ birimlerince „uyum“ içinde, sistematik bir tarzda yürütülmektedir. Bu konsepti „Yoksullaştır; Yardım Et; Kendine Bağımlı Kıl“ şeklinde tanımlamak mümkün. 


5 yılda 0 TL

Bir bütün olarak bölgenin yoksullaştırılması, özelde ise Diyarbakır’ın cazibe merkezi konumundan uzaklaştırılması için sistematik bir çabanın artık gizlenemez netlikte olduğu aşikârdır. Bu hususu ispatlayan ve kaynağı Devlet Planlama Teşkilatı olan tek bir veriyi paylaşarak izah etmeye çalışacağım. 2002-2007 yılları arasında iller bazında gerçekleşen kamu yatırımlarını inceledik. Diyarbakır’ı nüfus yoğunluğu bakımından birbirine yakın olan Mersin, Samsun ve Kocaeli ile karşılaştırdık. Tüm yatırım sektörlerinde yaptığımız karşılaştırmada binlerce kata varan bir farkın ve ayrımcılığın yapıldığını tespit ettik. Örneğin turizm sektöründe belirttiğimiz 5 yıllık sürede Diyarbakır’da gerçekleşen kamu yatırımı miktarının 0 TL olduğunu söylersek sanırım meramımızı anlatmış olmaya yetecektir. 

Bölgeye yapılması gereken kamu yatırımları konusunda oldukça ayrımcı ve ketum davranan devlet, başını AKP ile bu parti etrafında kümelenmiş cemaat ve kimi STK’ların çektiği oluşumlar eliyle olağanüstü çapta yardım çalışmaları yürütmektedir. Öyle ki elindeki kamu kaynağını amaç dışı yardımlar yoluyla sınırsızca harcamakta ve bu konuda alabildiğince „cömert“ davranmaktadır. Bunun da ötesinde pek çok işinsanı hatta yardım kuruluşu, kendi illerinde yoksullukla ilgili hiçbir sorun kalmamış gibi ellerindeki kaynakları Diyarbakır’a ve bölgeye akıtmakta ve burayı çalışmalarının merkezi haline getirdikleri görülmektedir.


Bando-mızıkalı yardım

Geçen Kurban Bayramı’nda iktidara yakın 200 işadamının Diyarbakır’a düzenlediği sefere değinmek istiyorum. Neredeyse bando-mızıka eşliğinde, ellerinde yardım kolileri ile ailelere yaptıkları ziyaretler... Bayram sonrasında bu ailelerle yaptığımız görüşmelerde ailelerin bu tarzdan çok incindiklerini ve tepkili olduklarını gördük. Tepkilerini özetlersek, „Bu halkın sizin minnetle, şaşaayla, basınla, davul-zurna ile sunacağınız sadakaya ihtiyacı yoktur“ diyorlar. Bu halk kısa vadede yoksulluk sorununu çözemese de açlık sorununu kendi sınırlı olanaklarıyla, dayanışmayla çözecek güçtedir ve çözüyor da... Sarmaşık Derneği, tam da bunu yapıyor, yapmaya çalışıyor. 

Siz bir nebze iyi niyetliyseniz ayrımcılığın daniskasını yaptığınız kamu yatırımlarını adil bir şekilde paylaştırın. Ayrımcılığa ve yoksullaştırma politikalarına son verin. İstihdam olanağı yaratan çalışmalara katkı sunun. Ama hayır, niyet başka... Onlar, verdikleri sadakayla bir halkın onuruyla oynamak ve halkı teslim almak istiyor.



Sarmaşık, binlerce aileye ulaşıyor


Sarmaşık Derneği olarak açlık sınırına getirilen 5 bin aileye, 32 bin kişiye yönelik çok yönlü destek çalışmaları yürütüyoruz. Bunu da kentimizin sınırlı öz kaynaklarıyla yapmaya çalışıyoruz. Ötesinde, belki de dünyada ender rastlanabilecek bir dayanışma örneğiyle yapıyoruz: 9 bin kişi, bankalarına verdikleri otomatik ödeme talimatıyla derneğe, dolayısıyla bu ailelere destek sunuyor. Bu destek, 11 yıldır her ay düzenli olarak gerçekleşiyor.

Bu ağır yükün yanı sıra Rojava, Şengal ve Kobanê’den gelen ailelere de düzenli destekler sunuldu. Son olarak Sur’daki çatışmalı dönemin mağdurlarına da olanaklar ölçüsünde destekler sunmaya devam ediyoruz.

Sarmaşık Derneği olarak demokratik özerklik talepli başlayan çatışmalı dönemde, gerek çatışmalı bölgeden çıkamayan ve gerekse kent merkezindeki başka mahallelere taşınan ailelere yönelik olanaklar ölçüsünde pek çok destek çalışması yürütüldü.


Sur’a yardım çalışmaları

Derneğimizin destek çalışmaları, ağırlıklı olarak Sur ilçesindeki ailelere yönelik destek çalışmalarıydı. Çatışmaların ilk bir ayında neredeyse tek muhatap kurum Sarmaşık Derneği oldu diyebiliriz. Kuruluş gerekçemiz olan açlık sınırındaki ailelere yönelik destek çalışmalarını yürütürken, bir anda neredeyse her şeyini yitiren ve yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalan pek çok aile derneğimize başvuruda bulundu. İlk ay başvuran toplam 128 aileye acil destek kapsamında kriterlerimizi de esneterek destek çalışması yürüttük. Bu kapsamda 25 bin 600 TL tutarında gıda, giyecek, battaniye gibi destekler sunduk. 

İlk bir ayın sonunda kent topyekün harekete geçerek bir dayanışma ağı kuruldu. İçinde derneğimizin yanı sıra Rojava Derneği, muhtarlar, belediyeler, Eğitim-Sen, SES, Tüm Bel-Sen ve GABB’ın yer aldığı Sur Dayanışma Koordinasyonu kuruldu. İçinde diğer çatışmalı bölgelere desteği de barındıran genel çalışmalara Sarmaşık Derneği olarak katkı sunduk. Koordinasyonun kendi içinde yaptığı iş bölümü kapsamında Sarmaşık Derneği, Sur ilçesindeki 512 aileye aralıksız destek çalışması yürütmeyi üstlendi.

Bu üstlenme sonrası yaklaşık 8 aydır yürüttüğümüz çalışmalar özetle şöyle:

* 512 aileye gıda malzemesi, temizlik malzemesi, battaniye, giysi gibi ihtiyaçların temin edildiği çalışmalar aralıksız olarak 8 ay boyunca düzenli olarak devam etti, halen de devam ediyor.

* Bu 512 ailenin 418 çocuğuna burs, kırtasiye ve giysi desteği sunuldu.

* Bu destek çalışmaları için derneğimiz bütçesinden toplam 2 milyon 28 bin 728 TL harcama yapıldı.

* Bu dayanışma modeliyle halihazırda bir anlamda „kent komünü“ oluşturmuş durumdayız.


Devletin amacı

Lakin yaptıklarımızın sonuç alması için devletin hangi anlayışla neler yapmaya çalıştığını iyi görmeli ve buna uygun daha güçlü/bütünlüklü bir programı yaşama geçirmeliyiz. Bu nedenle nelerin hangi amaçla yapıldığını biraz daha açmakta yarar görüyorum.

Devlet olanaklarının da sonuna kadar kullanıldığı yardım organizasyonları, yoksullukla mücadele etmekten ziyade yukarıda ifade edilen konseptin gerektirdiği hassasiyetler gözetilerek ve de her yol mübah görülerek yürütülmektedir. Özellikle yardım dağıtım tarzı, yoksul yurttaşlarımızı inciten, yoksulluklarını yüzlerine vuran ve de adeta efendi-köle ilişkisi üzerine kurgulanarak yapılmaktadır. „Ben olmasam yaşayamazsın“, „Sen bana bağımlısın“, „Belirlediğim tarzda hareket etmezsen açlıkla cezalandırılırsın“ gibi mesajlar, çok ince taktiklerle, psikolojik yöntemler de kullanılarak hafızalara kazınmak istenmektedir. 


Yoksullaştırma gündemleşmeli

Kürt sorununun çözümünde büyük umut ve beklentilerin içine girildiği yakın geçmişte dahi yeterince konuşulmayan, gündeme gelmeyen konuların başında Kürtlere devlet eliyle yaşatılan yoksulluğun geldiği kanaatindeyiz. Bu konuda devletin içinde bulunduğu pozisyonu ve takındığı tutumu aktarmaya çalıştık. Lakin müzakerenin Kürt tarafının da bu konuyu beklenen düzeyde gündemleştiremediğini, hatta kendi gündemine dahi taşımada, yoksulların taleplerini bu sürece aktarmada oldukça yetersiz kaldığını belirtmek gerekir.

Özellikle mücadele süresince yaşam alanlarından zorla göçe zorlanan, varlıklarına el konulan, her türden ayrımcılığa tabi tutulan, istihdam olanaklarından yararlandırılmayan, güvencesiz ve en kötü koşullarda gündelik/mevsimlik işlerde çalıştırılan ve milyonları aşan yoksul Kürtlerin trajedisi, sosyal/siyasal dışlanmışlığı ve artık tahammül edilemez duruma gelişleri mutlaka görülmelidir. Tüm Kürtler, inkar ve imha uygulamalarının birinci derece mağdurları ve bu sürecin tarafıdır. Lakin yukarıda belirttiğimiz yoksullaştırılan Kürtler, bu sürecin iki kat/iki kez mağduru, tarafı ve hak sahipleridir. Çünkü onlar, hem siyasi hem de ekonomik olarak mağdur edilenlerdir. 

Bu nedenle sürecin tüm aktörleri, zorla göç ettirilenler başta olmak üzere, Kürt yoksulları için acil harekete geçmeli, en azından öncelikleri arasına yoksullukla/açlıkla mücadeleyi alabilmeli ve artık milyonlara ulaşan Kürt yoksulları için tercihini daha da görünebilir kılmalıdır. Kürt sorununun çözümü elbette ki yoksulluğu önemli ölçüde çözecektir. Lakin bugünden/bu andan bahsediyoruz ve geniş yoksul halk kesimleri gündelik yaşamlarına dair sorunlarının da eş zamanlı çözümünü bekliyor. Yaşamlarına dokunulmasını, içinde bulundukları durumun anlaşılmasını istiyorlar. Çok şey mi istiyorlar? Sanmıyoruz. Makul, rasyonel ve „hakları“ olanı talep ediyorlar.

Bitirirken şunu da belirtmekte fayda var: Devlet eliyle Kürt’e karşı yürütülen bu yoksullaştırma politikası, basit bir nefret suçunun da ötesinde insanlığa karşı işlenmiş suç kategorisinde değerlendirilmelidir. 

Elbette işimiz zor ama imkansız değil. Bu günlerden çıkışın en etkin yolu birlik ve dayanışmadır. Bunun için de herkesi, çok zor yaşam koşulları altında yaşayan halkımızla dayanışma içinde olmaya ve Sarmaşık Derneği’ne desteğe davet ediyoruz. 


Yardım çalışmaları 

hakkında bilgi almak veya katkı sunmak için Sarmaşık Derneği’ne 00(90) 412 237 66 00 ve 00 (90) 533 352 52 40 numaralarından veya 

sarmasik21@gmail.com

e-posta adresinden ulaşabilirsiniz.



MEHMET ŞERİF CAMCI / Sarmaşık Derneği Genel Başkanı