Öcalan’ın kaçırılması Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt halkı ve düşmanları açısından birçok şeyin bitmesi ve aynı zamanda tarihin yeniden yazılmasının startı oldu. Komplocu güçler, Öcalan’ın yakalanıp kaçırılmasını bir sonuç olarak değerlendirirken, Öcalan, onların sağlamış olduğu bu 'sonucu' kendi mücadelesi için bir başlangıç haline getirdi. Ve bu başlangıç 40 yıllık mücadeleyi yeni bir eşiğe taşıdı. 17 yıl sonra dönüp bakıldığında, Öcalan’ın Önderlik konumu ve lideri olduğu hareketin askeri, siyasi ve toplumsal gücü, komplo sürecinden önceki döneme oranla çok ileridedir. Bu genel tespitten bakıldığında, Öcalan’ın bu komployu siyaseten boşa çıkardığı görülecektir. Sadece siyasi olarak değil, sosyolojik olarak bakıldığında komplo tam manasıyla dibe vurmuştur. Öcalan’ın esaret yıllarında büyümüş Kürt çocukları bugün sokakta onun adına "düşmanla" savaş halinde.

Komplo içerisinde komplo

Fakat Öcalan bugün zindanda. İmralı’ya kaçırıldığında komployu boşa çıkarmak için stratejik hamlelerde bulunan Öcalan’ın bu süreçleri yürütmesi kolay olmadı. Kürt hareketi bu süreci "komplo içerisinde komplo" olarak değerlendirdi. Öcalan zaman zaman yaptığı görüşmelerinde "16 yıldır beni burada çürütmek istediler, halen de istiyorlar, katilim 1,5 metre ötede" tespitleriyle İmralı zindanındaki direnişe atıfta bulundu. Öcalan, 2005 yılında yazdığı "Bir Halkı Savunmak" adlı savunma kitabında, İmralı’ya götürüldüğünde kendisinin Avrupa Konseyi yetkilisi bir kadın tarafından karşılandığını anlatıyor.
Zaten tüm görüşme ve kitaplarında İmralı sürecini teknik ayrıntılarına kadar anlatıyor. Bundan dolayı bu sürece tekrar girmeye gerek yok. Fakat, Öcalan’ın kaçırılma süreci ve İmralı yılları büyük bir araştırmayı hak etmekte. Öcalan, İmralı’yı sadece bir cezaevi olarak değil; sistem olarak değerlendiriyor. Ve bu sistemi sadece Ankara hükümeti ile yorumlamak eksik olacak. Şam’dan çıkış, Avrupa ziyaretleri ve son olarak Kenya’dan kaçırılma süreci uluslararası bir komplodur. Bu sebepten İmralı sistemi de uluslararası bir sistemdir. Zaten mevcut durumda uygulanan işkence ve tecrit bu güçlerin onayı ile devam etmekte. Sürecin uluslararası boyutu ve Türk devletinin politikaları paralel bir şekilde devam etti, ediyor. Konuya bu pencereden bakıldığında, 9 Ekim 1998 ile 15 Şubat 2016 tarihleri arasındaki komplo veya İmralı sistemini beş ana aşama şeklinde ele almak mümkün:

İmha edilme planı hayat bulmadı
Bir: Öcalan’ı imha etme sürecidir. Bu süreç 9 Ekim, hatta daha öncesinde fiilen başlamıştır. Öcalan, komplo gerçeğini görerek Şam’dan ayrılmış, önce Rusya sonrasında ise Yunanistan ve en son Kenya’ya gitmiştir-götürülmüştür. Çok defa tartışıldı ama bir kez daha hatırlatmakta fayda var; henüz Şam’da iken Avrupa veya Kürdistan dağları şeklinde tartışmalar yürütmüş ama Avrupa’da rahat siyaset yapma sözü verildiği için bu yol denenmiştir. Öcalan, Avrupa’ya bir sığınma amacıyla değil, Kürt sorununu uluslararası platformlara taşıma ve çözümü dayatmak amacıyla çıkmıştı. Aslında kendisi açısından güvenli değil, riskli olan yolu seçmiştir. Fakat bu riskli yolda Kürtler için siyasi kazanımları hesabı ile yürümüştür. Yunanistan ve Rusya süreci bu yazının konusu olmadığı için fazla detaylandırmayacağım. Fakat; Öcalan Roma’da iken siyaset ve eğitim sözü verilerek Rusya’ya gitmesi için ikna edilmiştir. Ancak komplo CIA tarafından organize edilmiş ve tüm kapılar kapanmış, verilen sözler tutulmamıştır. Komplonun bu birinci sürecinde Öcalan fiziken imha edilmek istenmiş, bunun için Yunanistan’da bazı girişimler yapılmış fakat sonuçsuz kalmıştır. İmha süreci Kenya’da tamamlanmak istemiş. Öcalan o günleri şöyle anlatıyor: "Bir ara Yunan elçiliğindeyken bana bir silah verdiler. Ben bir silahla kendimi nasıl savunacaktım. Sonra anladım ki silah vererek çatışma süsü vermek istiyorlar."
Öcalan’ın elçilikten çıkarılıp kiliseye götürülmesi isteniyor ama Öcalan dokunulmazlığı olan elçilik binasından ayrılmıyor. Süreç uzayınca ABD yönetimi devreye girerek imha planını iptal ediyor. Yeni bir plan yapılıyor ve Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi böylece başlıyor.
Özetle; Öcalan bu süreçte duyarlı ve titiz davranmasa imha edilme planı hayat bulmuş olacaktı. Halkın da sahiplenmesi ile komplocu güçler geri adım atmış oldu.

İdam planı da boşa düştü

Öcalan’a yönelik komplonun ikinci aşaması ise; 15 Şubat 1999 ile Ocak 2000 tarihini kapsıyor. Bu sürecin temel özelliği ve yöntemi Öcalan’ın idam edilmesidir. Fiziki imha süreci İmralı’da da devam ediyor. Dışarıda vurma planı başarısız olunca idam edilme yöntemi devreye konuluyor. Bunun için sözde hukuki alt yapı hazırlanıyor, İmralı’da özel mahkeme kuruluyor. Öcalan’ın Türkiye’ye 'idam edilmeme karşılığında verildiği' gibi tespitlerin doğru olmadığını düşünüyorum. Bazı değerlendirmelerde ABD’nin bu şartı koyarak Öcalan’ı teslim ettiği belirtiliyor. Bunlar yanlış tespitler zira o zaman Türk yasalarında idam cezası vardı ve ABD bunu biliyordu. Aksine, idam edilecek ve Kürt-Türk savaşı onyıllara yayılacak düşüncesiyle Öcalan teslim edildi. Uluslarası güçler ise bu savaştan politik çıkar sağlayacaktı. Öcalan böyle bir planlanmayla Türkiye’ye verildi. PKK’nin 6 ayda bitirileceği hesaplanmıştı. Ancak PKK’nin erimenin aksine güçlenmesi ve Öcalan’ın attığı taktik stratejik adımlar idam planını da boşa düşürdü.

Çürütme politikasını boşa çıkardı
İmralı mahkemesinin verdiği 'idam kararı’ Öcalan’ın stratejik vizyonu, PKK ve Kürt halkının mücadelesi karşısında anlamsızlaşınca bu defa komplonun üçüncü dönem planı devreye girdi. Bu dönemde esas alınan yöntem ise; çürütme.
Türk devleti, 'idam kararını' kendisi açısından stratejik bir kırılma ve zarar vereceğini düşündüğü için kaldırmak durumunda kaldı. Türk devleti, idam yerine İmralı sistemi içerisinde zamana yayarak, çürütme politikası uygulayarak, ideolojik, politik açıdan başarısız kılıp, yenilgiye uğratma temelinde Kürt Özgürlük Hareketi'nin tasfiye edilmesini kendisi için daha yararlı gördü. Onun için idam uygulanmadı. Aslında idam ertelendi ve yöntemi değiştirildi demek daha doğru olacaktır. Bu süreç Ocak 2000 yılında başladı ve Kasım 2002’de AKP’nin iktidara gelmesiyle yeni bir aşamaya girdi.

Öcalan’ın bu süreçte yazdığı savunma kitabı ve süreci aydınlatan değerlendirmeleri İmralı’daki bu çörütme politikasını boşa çıkardı. Öcalan’ın savunmalar çerçevesinde dışarıya verdiği perspektifler Kürt hareketine yeni alanlar açtı. Mücadele gerilemekten ziyade ivme kazandı. O dönemin Ecevit hükümeti Kasım 2002'de devrildi. Ecevit hükümeti Öcalan önderliğindeki Kürt Özgürlük Mücadelesi'ne yenilince AKP iktidara taşındı ve komplonun dördüncü taktik dönemi böylece başlamış oldu.

 
Örgütü tasfiye ederek Öcalan’ı dayanıksız bırakma
AKP dönemi ile başlayan dördüncü taktik dönem AKP öncülüğünde yürütüldü. Bu sürecin temel yöntemi ise; tasfiyecilik. 2002 Kasım'da iktidarı devralan AKP, Kürt hareketini tasfiye etmek dışında başka bir politika yürütmedi. Hazırladıkları plan Ağustos 2005'e kadar sürdü. Esas olarak Kürt hareketinin içten tasfiyeci, provokatif eğilimi güçlendirip dayatarak PKK’yi bölüp parçalamak, tasfiye etmek ve Öcalan’ı örgütsüz bırakarak yenmek istediler. Daha önceki dönemlere oranla tersi bir yöntem uygulanıyordu. Öncesinde Öcalan’ı tasfiye ederek hareketi başsız bırakmak istiyorlardı, ancak bu tutmayınca örgütü tasfiye ederek Öcalan’ı dayanıksız bırakmayı denediler. AKP hükümeti Ankara’da bu planı yaparken, Öcalan ise İmralı’da AİHM için savunmalarını hazırlamış ve harekete yeni bir ideolojik-politik güç oluşturmuştu. Bunu gören devlet, Öcalan’ın düşüncelerini hayata geçirecek olan örgütü dağıtmak için plan üzerine plan yapıyordu. Nitekim Kürt hareketi içerisinde en ciddi kırılma bu süreçte yaşandı. 2002-2004 yılları arasında hareket içerisindeki 'tasfiyeci eğilimlerin' temel çabası Öcalan’ın ortaya koyduğu fikirlerin hayata geçirilmemesi veya deforme edilmesiydi. Yine bölgede oluşan yeni dengeler, ABD’nin Irak’a gelişi gibi siyasal dönüşümler PKK içerisindeki bir grubun bu tasfiyeci planın adamı olmasına yol açtı. TC tarihinin en Amerikancı partisi olan AKP, bu planı ABD ile yürütüyordu. AKP bu süreçte politik olarak 'İslami Kardeşlik' söylemini geliştirdi. 

Bu söylemle Kürtleri etkilemek istedi. Öcalan buna karşı konfederal sistemi, KCK sistemini formüle edip sundu. Bu sistem hayata geçirilmeye başlandı. Yanısıra, 2002’de ismi değiştirilen PKK yeniden inşa edildi. 1 Haziran 2004’te Kürt hareketi operasyonlara karşı askeri cevap vermeye başladı. 2005 Newrozu'nda KCK sistemi resmen deklare edildi. PKK’nin inşa edilmesi, 1 Haziran hamlesi ve ilan edilen KCK sistemi tasfiyeci grubun sonunu getirdi. PKK hareketi bu komplo sürecinden de güçlenerek çıktı.

Topyekün savaş konsepti
Bu gelişmelerden sonra halen devam eden komplonun beşinci dönem planı başladı. Bu dönemin temel karakteri topyekün savaş konseptidir. Yukarda özetlediğimiz gelişmelerden sonra, 23 Ağustos 2005’te MGK’da PKK’ye karşı yeniden mücadele konsepti masaya yatırıldı ve Öcalan’a uygulanan komplonun nasıl devam edeceği tekrar değerlendirme konusu yapıldı. Türk devletinin yapacağı pek bir şey de yoktu aslında. 90’lardaki savaş konseptine yeniden dönüldü. AKP, hareketi bastıracağını düşünüyordu. Nitekim 2006’da demokrasi ve özgürlük talebi ile sokağa çıkan Kürtlere karşı katliamlar yapıldı. Öcalan’a yönelik tecrit daha da sistemleştirildi. Kürtler bu sürece ‘Öcalan benim siyasi irademdir’ kampanyası başlatarak cevap verdi. Buna paralel olarak yoğun gerilla eylemleri gerçekleşti. Bu siyasi ve askeri mücadeleye karşı zor durumda kalan AKP zaman kazanmak ve yeni bazı arayışlara girmek için ateşkes talebinde bulundu. Bu süreçte Türk devleti kendi içerisinde de bazı değişimlere gitti. AKP devlete daha egemen bir konuma geldi. Bölgesel bazı değişimler ve ABD’nin bölgedeki bazı planlarına bakarak ateşkesi bozdular ve tekrar savaşla sonuç alacağını düşündüler. Sonuç olarak Erdoğan ile Bush arasında 5 Kasım 2007’de yapılan görüşme yeni bir savaş konseptinin başlangıcı oldu. Ardından hemen Medya Savunma Alanları'na yönelik hava saldırıları başlatıldı. Şubat 2008’de Zap Operasyonu devreye konuldu. Bu operasyonda gerillaların anakarargahı hedeflendi. Zap Operasyonu kırıldı. Genelkurmay bu savaşta yenildi. Yenilince AKP de bunlara karşı hamle yaptı ve bilinen Ergenekon, Balyoz gibi davalar süreci başlatıldı. AKP, PKK’ye karşı kaybetti ama durumu fırsat bilerek orduyu kendine göre şekillendirdi. 

İmralı sistemi 2008 yılına kadar özetle böyle devam etti. Ancak bu süreçte AKP hükümeti bu işkence sistemini fiili bir baskı cenderesi haline getirdi. Öcalan’a karşı ideolojik ve politik mücadeleyi kaybedince zehirlemeden saç kazıtmaya kadar yoğun saldırılara başladılar. Bu saldırılara karşı Öcalan ve Kürtler büyük bir direnişe geçti. 2009 yerel seçimlerinde elde edilen zaferle PKK’nin askeri ve siyasi olarak tasfiye edilme planı kırılmış oldu. AKP kendi politikasını başarıya götürmek için Kürt siyasetine Nisan 2009’da operasyon başlattı. Bu süreçte Öcalan’a yönelik tecrit tekrar devreye konuldu. Sri Lanka modeline özenerek Kürtlere karşı ilan edilen savaşa hız verildi.

Ancak iç siyaset çatışma koşullarını kaldırmıyordu. AKP 2011 Haziran seçimlerine çatışmasız ortamda girmek için Oslo vb. görüşmelerde bulundu. Haziran seçimlerinden sonra İran ile anlaşma yaparak Kandil’e operasyon yapıldı. Bu saldırı Temmuz ayında başladı ancak kırıldı. Öcalan’ın avukat görüşmeleri o tarihte kesildi ve bir daha başlatılmadı. 2012 yılı ise yakın tarihin en büyük savaşına sahne oldu.

AKP, 2013'te bu savaş sürecini ve Rojava’daki devrimi kaldıramayacağını düşünerek Öcalan ile tekrar görüşmelere başladı. Bu süreçte Kuzey’deki savaş Rojava’da devam etti. Rojava’da yenilince Temmuz 2015'te savaş tekrar Kuzey'e taşırıldı. Bu konseptin devamı olarak 5 Nisan’dan itibaren Öcalan ile görüşmeler tekrar kesildi.

Sonuç olarak

Türk devleti, AKP’nin 'İslamcı' karakteri ile Kürtleri oyalayacağını ve klasik yöntemler dışında Kürt hareketini bastıracağını hesapladı. Bunun yöntemi iç ve dış gelişmelere bağlı olarak geliştirildi. Bazen saldırarak bazen de görüşerek aynı amaca ulaşmayı hesapladılar. Fakat AKP, İmralı işkence sisteminden hiç taviz vermedi. Öcalan, AKP’nin Kürt hareketine saldırarak kendisine alan açtığını söylemekte. Öcalan, AKP’nin partinin hegemonik politikalarına ve Kürtlere karşı geliştirdiği, kültürel-siyasi soykırım politikalarına karşı direniş paradigmasını Kürt halkına sunmuş durumda.
Şahsında bir halkın yok edilmesi hedeflenen Abdullah Öcalan, kaçırılmasından 16 yıl sonra, Şubat 2015’te kendisini "politik olarak özgür bir siyasetçi" diye tanımlamıştı. Bugün, dostları ve düşmanları ise, imha edilmenin eşiğinden, kendi mücadelesi ve çabası ile geri gelmiş Öcalan’ı çözümün ve barışın yegane adresi olarak görüyor. Bu durumda; "Öcalan mı kazandı yoksa komplocular mı?" sorusu cevabını bulmuş oluyor.