Bugün 12 Eylül askeri darbesinin 31’inci yılı. 31 yıl sonra geriye dönüp bakılmalı ve Türkiye’de neler değişti, neler değişmedi ve neler dönüştü,  sadece sayılar değil, toplumun zihniyet ve vicdanında yarattığı tahribatları da kapsayan bir analize bugüne kadar rastlamadım. Resmi ve resmi olmayan verilerin bir araya getirildiği, bilimsel temelde bir analiz yapılmadı. Türkiye’yi değiştirdiğini iddia eden AKP iktidarı da bunu yapmadı, yaptırmadı.
Böylesine bir analiz  ne bir köşe yazısının kapsamı içindedir ne de benim mesleki yetilerim dahilindedir. Ancak bugün için çok çarpıcı olan bazı durumları 12 Eylül ile bağlantılı olarak yorumlamak mümkün.Bir askeri yönetimin, toplumun zihniyetinde ve vicdanında yarattığı tahribatlari ölçmek mümkündür. Bunun yapılmamış olması, öncellikle böyle bir tahribatın inkarı ile ilgilidir, bu tahribatları içselleştirip doğal bulmaktan ötürüdür. Türkiye’deki askeri darbenin toplum üzerindeki tahribatlarını, diğer toplumlardan ayıran önemli bir özellik var.
Her toplum, militer yönetim altında, negatif anlamda zihinsel ve vicdani değişime uğrar. Tıpkı Pavlov’un şartlandırma teorisine uygun olarak işleyen bir mekanizmadır. Önce davranışı değiştirip, sonra da düşünceyi değistirmek. Değişen militerleşen düşünce, militer davranışları yaygınlaştırır ve kabul edilirliği kolaylaşır. Bu bir sarmal halinde devam eder. Bu durumda düşünce ve davranış arasına sıkışan duygu (buna psikyatride 3D denir)  bu sarmalı kıracak tek faktördür. Pavlov’un köpeklerinde olan ancak sarmalı yıkacak güçte olmayan faktör insanlarda ve toplumlarda vardır.
İşte tam bu noktada, derin bir bilgiden süzülmüş, vicdan denilen duygu bu sarmalı yıkıp toplumu bulaştığı ırkçılık ve şiddet pisliğinden kurtaran en önemli faktördür.Kısacası, toplumun vicdanı aydınlar, bu sarmalı yıkar. Vicdan sadece engin bir bilgi değil aynı zamanda bu bilginin yeterince sindirilmiş olması, duygu ve davranışta kendini bulması ile somutlanır.
Diğer toplumların tarihinden bunu bir çok örnekler ile açıklamak mümkünduür. Ancak Türkiye’de 12 Eylül’ün toplumda oluşturduğu, ırkçılık ve şiddet kültürünü yıkabilecek güçte bir aydın çıkışı olmadı. Çıkan tek tük sesler de yine aydınlar(!) tarafından bastırıldı.Şiddet ve ırkçılık kültürünün bir tarihi olan ve 12 Eylül darbesi ile de katlanan ve yaygınlaşan militer zihniyeti yıkacak bir aydın hareketi  Türkiye’de doğmadı. Tam tersine Türk aydınları ırkçılık ve şiddet sarmalı içinde sıkışmış amorf bir kategori oluşturdular.
Bugün yaşanan somut olaylardan bir kaçını sembolik olarak alırsak, bu durumun ne kadar vahim olduğu ortadır.
Örneklersek, bir kaç istisna hariç, sesi gür çıkanlar, hep bir ağızdan Türk ordusunun Kandil’de üs kurmak istemesini, ya da Kandil’i yerle bir etmesini, heyecan ve büyük bir arzu ile bekliyorlar. Sıraya dizilmiş, tempo ile alkışlıyorlar… Her geçen gün, gecikmiş orgazmın öfke nöbetlerine dönüşüyor...daha çok kan…daha çok kan..
Hadi…hadi… Kandil’e …hemen şimdi…
Kürtler’in toplu öldürüleceği fantaziler kuruyorlar…Kürtlere, alçaklar ya da edepsizler diye hitap etmekte hiçbir sakınca bulmuyorlar. Üstelik alçaklıklar geçidinde ilk sırada oturanlar olarak…Ve işgal altındaki bir ülkede, işgalcilere yönelik bir olayı referans alarak…
İşte AMORF denilen aydın kitlesi bu. Bu aydınlar bugün Kürtler’in katledilmesi için alkış tutarken, kendi toplumlarının geleceğini karartıklarını da kavrayamayacak kadar vicdanları körelmiş, ırkçılık ve şiddetin esiri olmuşlar.Çok daha çarpıcı olan, AKP iktidarı ile sivilleştiklerini iddia ettikleri toplumda, katliam ve şiddet çığlıkları atarak, Kürtler’in bu sivilleşmeye uyum sağlayamayan, geri(!) unsurlar olduğunu savunarak…
12 Eylül’ün tolpumsal tahribatının en önemli belirtisi Türk aydının içinde bulunduğu ırkçılık ve şiddet zihniyeti.
Çözüm ne?...
Ne zaman Türk aydını, TSK’nin Kürdistan’daki varlığını sorgularsa…TSK’yi işgalci olarak tanımlarsa ilk adımı atmış olur.
Sarmalı yıkan tek sihirli sözcük ve soru  budur. Yoksa tarihinize Kürt ve Türk gençlerinin katili olarak geçmekten kurtulamayacaksınız…