Serhat OVAYOLU
Dünyanın hemen hemen tamamına yayılan resmi ismi ile Sars-CoV-2 virüsü yani koronavirüsü, Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de de hızla yayılmakta. Bu yazı hazırlanırken tüm dünyadaki toplam vaka sayısı 1 milyon 250 bin, ölü sayısı da 70 bin rakamını geçmişti. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da ise “resmi” rakamlara göre 27 bin vaka ve 574 ölü var. Elbette Türkiye devletinin verdiği hiçbir rakama itimadımız yok ve bu rakamların aslında buz dağının görünen kısımları olduğunu biliyoruz. AKP-MHP eli ile oluşturulan ileri dikta rejimi her sorunu derin dondurucuya attığı gibi bu salgın durumunu da buzdolabının en arkasına atmaya çalışıyor. Biraz bu dikta ve hırsızlık rejiminin kaynakları sorumsuzca savaşa ve kişisel çıkarlarına aktarmasının sonucu, biraz da ekonominin durdurulmasının olası sonuçları göz önüne alınamadığı için yaslıların ve 20 yaş altı insanların sokağa çıkmalarının yasaklanması haricinde herhangi bir önlem alınmıyor.
Bu pandemi öncesinde, televizyonlara çıkan bazı bilim insani ve diğer kişiler, virüsün aslında Türklere hiçbir şey yapmayacağını, Türk geninin güçlü olduğunu söyleyerek, resmen altı bilimsel olarak bomboş bir ırkçı söylem geliştirdiler ve çok geniş kitlelerin virüs konusunda yanlış bilgilendirilmelerine ve virüsün sanılandan daha zararsız olarak değerlendirilmesine yol açtılar. Ancak Kuzey Kürdistan ve Türkiye için hala bu pandemi hali oldukça yeni. Tam bir sonuca ulaşmak için biraz daha erkene gitmek gerekebilir.
Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de
pandemi öncesi ekonomik durum
Türkiye devletinin bir ekonomik ve siyasi kriz içinde olduğu su götürmez bir gerçektir. Ekonomik durum elbette siyasal sonuçlar doğurabildiği için, önemle üstünde durulması gereken bir alandır. Özellikle Kuzey ve Doğu Suriye Özerk yönetimine karşı başlatılan son işgal girişimi öncesi Türkiye ekonomisi bir iflasın eşiğinde idi. Ancak bütün dönüm noktalarında olduğu gibi bu işgal girişiminde de HDP gibi demokratik siyaset odakları hariç tüm muhalefet, aslında ekonomik iflasın kıyısında olan ve bir nevi sonu gelmiş olan AKP-MHP diktasına can suyu verdi ve nefes aldırdı. Erdoğan rejimi Kürtlere karşı yükselttiği ırkçılık rüzgârı ile birlikte kalkıştığı Rojava işgali ile az da olsa bir nefes alma şansı buldu. Daha sonra tırmanan İdlib gerilimi sonrasında tekrar ekonomik durum alarm vermeye başlamıştı ki, rejimin olağanüstü çabası ile bu deprem de hissedilmeden gündemden silindi. Türkiye, nerdeyse dünyada eşi benzeri olmayacak şekilde, ekonomi hakkında hükümetin resmi görüşü dışında söz etme girişimlerini terör propagandası tanımı içine alarak ekonomi hakkında genel ve yaygın konuşmayı bir nevi yasakladı. Örneğin Türk lirası karşısında değer kazanan Amerikan dolarından bahsettiniz ve nedenlerini açıklamaya çalıştınız ve biri sizi ihbar etti, 1 yıldan 5 yıla kadar ceza almanız oldukça muhtemeldir. Ve varsayımımızı daha da ilerletir ve bu söylevi bir üniversite binasında veren bir üniversite hocası olduğunuzu düşünür isek cezanız on yıla kadar çıkabilir.
Bitti mi, elbette hayır; izleyicilerden biri söylediklerinizi cep telefonu ile kameraya aldı ve sosyal medyada yayınladı diyelim 15 yıla kadar hapis ile yüz yüze kalmanız uzak bir ihtimal değil. Bu nedenle artık ekonomi bölümlerinde ders anlatan üniversite hocaları bile seslerini çıkaramaz oldular. Erdoğan’ın hemen her konuşmasında bahsettiği kindar nesilden bir genç, hocaları CİMER adli cumhurbaşkanlığı iletişim merkezi adli ihbar kuruluşuna ya da polise ihbar edebiliyor. Ben şahsen derste anlattıkları veya yaptığı sınavlar nedeniyle yargılanan bazı üniversite mensupları tanıyorum.
Bu baskı rejimi altında elbette ekonomik göstergeler de çok sağlıklı sonuçlar vermiyor. TÜİK, Merkez Bankası gibi devlet kuruluşlarının açıkladığı her istatistiğe ve rakama ihtiyatlı yaklaşmak gerek. Neticede TÜİK enflasyonu stor perdenin yer aldığı bir ürün sepeti ile hesaplıyor ama mesela kiranın ağırlığını düşürebiliyor. Ancak bu baskılanan rakamlar dahi ekonomik krizin artık kontrolden çıktığını saklayamıyor. Aslında sanayi üretim endeksi rakamları şubat ayında yükselmeye başlamıştı. Çin’de pandemi nedeni ile üretimin yavaşlaması sonrasında, bir kısım üretim daha o zamanlar salgın-hastalık gündemi olmayan Türkiye’ye kaymış olarak algılanabilir. Zaten Pandemi başlangıcı ile birlikte Erdoğan ve aynı zamanda ekonomi bakanı da olan damadı Berat Albayrak tarafından sürekli ‘bu durumun aslında fırsat’ olduğunu söylenmesinin arkasında da bu durum yatıyor. Onların hesabına göre pandemi yüzünden Çin kaybolan Pazar payına hemen erişemeyecek ama Türkiye o boşluğu dolduracaktı. Ancak fırsattan çok emek sömürüsünün artışı anlamına gelen bu hesap şu an için tutmuş görünmüyor. Hem Cin pandeminin geriletilmesi ile birlikte yeniden üretim kapasitesinde bir iyileşme sağladı hem de Türkiye’de daha yeni de olsa pandeminin etkileri ekonomik anlamda da görülmeye başladı.
Türkiye’de asgari ücret açlık sınırının altında
Biraz da rakamlar üzerinden konuşmak gerekir ise; “resmi” rakamlara göre Türkiye’de enflasyon yüzde 12,5 gibi son yılların en yüksek değerlerinden birinde seyrediyor. Yukarıda da belirtildiği üzere enflasyon rakamlarının baskılandığı IMF gibi neoliberal ekonomi kurumlarının yayınlarında dahi dillendiriliyor. Halkın önemli bir kısminin gerçekleşen enflasyonunun aslında bu açıklanan rakamların kat ve kat üstünde olduğu 7’den 70’e ülkede yaşayan herkesin bilgisi dahilinde. Örneğin geleneksel olarak devletin güdümünde yer alan ve sarı sendika olarak adlandırılan TÜRK-İŞ‘e göre mart ayı mutfak enflasyonu en az yüzde 16,5 ve dört kişilik bir ailenin açlıktan ölmemek, sadece gıdaya harcaması için eline geçmesi gereken en az tutar 2345 TL yani 321 Euro, gıda yanında konut, barınma gibi temel harcamaları ile birlikte yoksul olmamak için harcaması gereken tutar yani yoksulluk sınırı 7639 TL yani 1045 Euro. Ancak bu rakamlara rağmen asgari ücret 2324 TL yani 318 Euro. Bu rakam açıklanan açlık sınırından daha da aşağıda bir rakam. Ve Türkiye’de çalışanların yaklaşık yüzde 40’ı asgari ücret ile çalışıyor ve Türkiye’de aile büyüklüğü 3,4 kişi. Yani kaba bir hesapla 20 milyon kişiden fazla bir nüfus açlığa mahkûm edilmiş durumda.
Bunların yanında işsizlik çok önemli bir sorun. Yine “resmi” rakamlara göre işsizlik oranı yüzde 13,7. Uzun süre iş bulamayanların bu istatistikten düşüldüğünü göz önüne alırsak aslında Türkiye’de işsizlik oranı sanılandan daha da yüksek. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK’in rakamlarına göre işsizlik en az yüzde 21,8 ve özellikle genç işsizliği çok büyük bir problem: Genç işsizlik oranı yüzde 25’lerde seyrediyor. Genç kadın işsizlik oranı ise yüzde 36 gibi bir rekora ulaştı.
Pek tabi bu rakamlar tüm Türkiye’den derlenen rakamlar. Hepimizin malumu olarak bu rakamlar Kürdistan’da daha da korkunç hale geliyor. Baskıcı ve yıkıcı işgal politikaları ile Kürdistan’da sömürgeci olarak bulunan Türk devleti, ekonomik yıkımı Kürdistan halkı için daha da gözle görülür hale getiriyor. Örneğin işsizlik rakamlarını 2 veya 3 ile çarpmak Kürdistan için sonuçlara ulaşmak için gerekli. Yoksulluk ve işsizlik Kürdistan’da nerdeyse her evin sorunu. Özellikle öz yönetim direnişlerinde yıkılan kentler özelinde Türk devletinin Kürdistan halkını açlığa terk ettiğini söylemek yanlış olmaz.
Kürdistan’da yetişen her ürüne, çıkarılan her türlü yer altı ve üstü zenginliğine el koyan Türk devleti bunlarla da yetinmeyip Kürdistan’da ekolojik bir yıkımı organize bir şekilde yürütüyor. Yapılan yüzlerce baraj ile Kürdistan’ın ekolojisi sadece mafedilmiyor, ayni şekilde tarihi ve kültürel zenginliği de yok edinilerek Kürt halkı aynı zamanda tarihsizliğe de mahkum edilmek isteniyor. Dünyanın ayakta kalan ender antik kentlerinden biri olan Heskîf’in (Hasankeyf) ekonomik ömrü 30-40 yıl olan bir baraja kurban edilmesi bunun en somut örneklerinden biri. Bu sömürgeci zihniyeti özellikle bu salgın günlerinde daha da net görmek mümkün. Resmen Kürdistan halkı bu pandemi belası ile baş başa bırakılmış durumda. Yeteri kadar sağlık personeli yok. Çalışmak isteyen birçok yetişmiş doktor ve sağlık çalışanı güvenlik soruşturması adı altında sırf Kürt oldukları için fişleniyor ve çalışma hakları ellerinden alınıyor.
Kürdistan’da pandemi ile mücadele etmeye başlayan belediyelere jet hızı ile kayyum atanıyor ve bu kayyumların ilk işi nedense kadrolaşmak ve gereksiz harcamalar yapmak oluyor. Yoksulluğun azaltılmasında belediyelerin çok büyük fonksiyonları olduğunu hesaba katarsak milyonlarca Kürt kayyum atamaları ile birlikte belediye hizmetlerinden mahrum kalıyor ve belediye ile tüm bağları kopuyor. Kayyum rejimi aynı zaman da Kürdistan’da yoksulluğun ve işsizliğin tırmanmasında da yer alan bir olgu. Kayyum sadece bir irade gaspı değil aynı zamanda bir şekilde sömürgeciliğin ekonomik amaçlarına da hizmet eden bir yapıdır.
Yeniden Türkiye’nin ekonomik krizine dönecek olursak Türkiye için hane halkı göstergeleri gibi makro göstergeler de hiç olumlu değil. Merkez Bankası rezervleri inanılmaz bir hızda erimeye devam ediyor. 64 milyar dolar seviyesine düşen bu rezervlerin aslında daha da az olduğu, borçlanma oyunları ile üstünün örtülmeye çalışıldığına yönelik bir çalışma uluslararası finans kapitalin önemli yayın organlarından biri olan Financial Times’da yayınlandı. Tüm bunların yani sıra dolar da son bir ayda inanılmaz bir şekilde yükseliyor. Dün itibari ile 6,77 TL olan dolar, Türkiye gibi dolar borcuna batmış bir ülke için inanılmaz yüksek bir değerde. Bir diğer önemli gösterge olan CDS yani borçlanma maliyetini belirleyen ve kısaca risk primi olarak adlandırılan kısa vadeli borçlanma, kredi temerrüt takası rakamı tarihin en yüksek seviyesine çıkarak Türkiye’nin borçlanma maliyetlerini nerdeyse iki kattan daha çok arttırdı. OECD gibi kuruluşlar ekonomilerin ortalama yüzde 20-25 civarında daralacağını söylediği bugünlerde, Türkiye’deki yıkımın boyutlarının çok büyük olacağını ve en büyük zarar görecek olanların da yoksul geniş halk kitleleri olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Özetle pandemi öncesinde duvara toslamış olan ekonomi artık iyice raydan çıkmış durumda. Türkiye’nin içinde olduğunu ve hep gururla söylediği G-20 ülkeleri içinde ekonomik paket açıklamayan neredeyse yok. Eve gönderilen halka yönelik az ya da çok bir destek paketi açıkladı neredeyse tüm ülkeler. Ancak Türkiye’de açıklanan önlemler sadece faşist Erdoğan rejimi ile karanlık ilişkiler geliştirmiş büyük şirketler ile sinirli kaldı. Fakir halka yönelik herhangi bir yardım açıklanmadığı gibi halktan yardım istendi. Bunlara ek olarak artık devletten beklemeden yardım örgütlemeye çalışan belediyeler de engellendi. Bu engellemeden sadece HDP’li belediyeler değil CHP’li belediyeler de nasibini aldı. Yardım kampanyası yapan belediyelerin kampanya paralarına el konuldu ve yardım kampanyası yapmaları engellendi. Ama Erdoğan her konuda olduğu gibi bu konuda da ikiyüzlü tavrını sürdürdü ve kendisinin yardım kampanyasını eleştirenleri vatan hainliği ile suçladı. Esasen birçok siyaset bilimci bu yardım kampanyasının aslında, iktidarda olduğu her dönemde görünür bir düşman yaratan Erdoğan’ın ilk kez görünür olmayan, halk nezdinde somutlaştırılamayan bir düşmanla karşı karşıya kalması ile düşman yaratmak için ortaya atıldığını savunuyor. Koronavirüs görünür bir düşman olamadığından ona vekil olacak düşman Erdoğan’ın yardım kampanyasına karşı çıkanlar olarak ortaya sürüldü.