
Alain Badiou, “Sık sık tekrarladığım bir söz var: Bir hakikatin “aktivisti” olmak gerekir. Bencilliğin insani bir hakikatten vazgeçmeye götürdüğü her yerde kötülük vardır” diyor. Sosyolojik olarak yaşamı an’da yaratan bir hakikatin içindeyseniz eğer, bu söz daha bir anlam kazanıyor. Çünkü orada anlam an’ın ta kendisi oluyor. Söz de, anlam da, eylem de an’ın ta kendisi. Ya o an’ı kazanırsın ya da kaybedersin. Ya da an’ı yaşarsın. Her birisi bir felsefeye bir sosyolojiye hizmet eder. Şöyle ki, an’ı kazanmak kaynağında özgürlük olan hakikat militanlarının felsefesi. An’ı yaşamak kaynağında bencillik olan liberalizmin, an’ı kaybetmek ise ikisinin arasında sıkışan sömürge halkların felsefesi.
Kürt sosyolojisinde kendi sosyolojimizde sadece son altı yılda sayısız o kadar an birikti ki belleğimizde. Şengal, Kobanê, Suruç, Ankara, Amed, Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin, Gever, Şırnak, Efrîn… Ve bir Newroz sabahı an’a kayıtlı olan Kemal’in yaşamı... Öncesinde Roboskî, Enes, Ceylan, Mustafa, Evrim, Müslüm, Şahin, Medeni… Buna karşı Pakize, Sêvê, Mehmet Tunç, Çiyager, Zeryan, Deniz, Feride, Viyan, Musa, Gelhat ve daha nicesinin anlattıkları... Ve şimdi Zülküf... Ve dünyanın dört bir yanında iyiliği ekmeye çalışan Zülküf’ün arkadaşları… Leyla’nın, Nasır’ın, Dilek’in, Nurgül’ün direnişleri... Herşey an’ı kazanmak için ve hakikatin o an’larda oluştuğunu anlatmak için... Özgürlük sosyolojimizi bu an’larda kayıtlı olduğunun derin bilinci...
Çünkü an, zamanın oluşu kuşanan en anlamlı birikimini ifade eder. Bir an’da hayatın değişebilir çünkü. Bir an’da yaşam bambaşka bir anlama bürünebilir. O an’da aldığın karar hem hayatının hem de başka insanların hayatlarını değiştirebilir. An sahip olduğun kültürel havuzun, ait olduğun sosyolojinin bütün kodlarını içinde taşır ve o sosyolojiyi etkiler çünkü. An’da verdiğin karar gitmek ya da kalmak, kurtarmak ya da seyretmek, sessizlik ya da sahiplenmek, yapmak ya da yapmamak arasında sayısız fiil ile kendini görünür kılar. An bir eşiktir aynı zamanda. Eşiği aştığın an ise iyi ya da kötü yeni bir adımı, bir yaşamı ifade eder. Hafızanda biriken seni sen yapan an’lar yaşama değil anıya dönüştüğü zaman ise artık ölüm başlar.
Yanıbaşımızdan, sofralarımızdan, sokağımızdan, yüreğimizden, vicdanımızdan geçen insanların ölümlerini izlemek ise Alain Badiou’nun dediği kötülüğün zemini oluyor işte. Elbette onları anlamaya, sesleri olmaya, ayları aşan direnişi sahiplenmeye çalışıyoruz. Annesinin sesini duyurmak için çırpınan Sabiha’nın duygularına cevap olmak istiyoruz. Düşmanın bilinçli bir tercihi olan bu sessizliği yıkamadığımız için öfkeleniyoruz. An’ı fotoğraflıyoruz. Ama işte yenilginin korku duvarları ile örüldüğünün farkındayız. Ve bu korku duvarlarının harcının da bencillik olduğunu biliyoruz. Bir yandan hafızamız oluşuyor doğru. Toplumlar hafızalarını böyle oluşturuyor, o da doğru. Ama diğer yandan an’a kayıtlı olan sosyolojimizi özgürlük sosyolojimizi başka zamanlara, başka güzel yürekli insanlara devrediyor, bencilliğin soğuk sularında yüzerken o güzel yaşamların yitişine tanıklık ediyoruz.
Başka sosyolojilere bakalım. Tunus’ta bir gencin kendini yakması ile ayağa kalkan Arap dünyası, esir askerleri Gilad Şalit için İsrail’in dünyada yürüttüğü diplomasi, Amerika’da siyah bir gencin öldürülmesi ile başlayan hareketlilik hafızamızda canlı olan birkaç örnek. Sosyolojik dayanakları ile bağlantılı gerçekler bunlar. İster buna siyaset deyin isterse duyarlılık deyin. Hangi sebeple olursa olsun bir isyan ve kazanma hırsı var orada.
Peki ya biz? Bin yılların özgürlük ve kölelik ikileminin en yoğunlaşmış ifadesini kuşanan son kırk yılda haksızlığa karşı direnen nice güzel insana tanıklık ettik. Güçlerini tarihlerinden, Ehmedê Xanî’den, Melayê Cizirê’den, Sitiya Nisranlardan, Adile Xanlardan alan nice güzel insan. Newrozlarda doğuşun, dirilişin ve direnişin bilgisini taşıyan nice değer… Leyla Güvenlerin direnişinde bu hakikatin nefes nefes, dirhem dirhem anlatılmasını bizzat yaşıyoruz. Onlar an’ı kazanmak için herşeyi yapıyor. An’ı yaşamak isteyenler ise onlara dayandıkları halde, belki bir zamanlar o an’lara eşlik eden veya yaratanlardan biri oldukları halde kendilerinden bile korkuyorlar.
Formül çok açık aslında: An’ı kazanma, an’ı yaşama ya da an’ı kaybetme... Ve hafızamızda biriken anları yaşam değil anı yapan, hatta beyaz bir yaşamın kapılarını açan herşeyin çok bilinçli bir politika olduğunun bilinci. Ve ister bireyde, ister toplumlarda isterse tarihte olsun hiçbir şeyin birbirinden kopuk olmadığının bilgisi. Rêber Abdullah Öcalan’ın, “Çözümlenen an değil tarih, kişi değil toplumdur” belirlemesinde saklı olan hakikat ile özgürlük sosyolojimizi an’da gerçekleştirebileceğimizin öz güveni… Newroz yeniden bunu adı olabilir. Yeter ki inanalım…