Toplum doğasına yabancı olan devlet ve iktidar yasalarının, insanın en derin manevi dünyasını oluşturan, bu doğadan gelen ilişki ve haklardan sözde kendini sorumlu görmesi, bu hakları tanıyıp tanımamada kendini hak sahibi görmesi, yasaklaması veya serbest bırakması, çok haddini aşan bir durum olmuştur. Devlet ve iktidarların, toplumsal doğa karşısında, ana kucağından gelen haklar karşısında böyle haddini aşan duruşlara girmesi, kırk yıllık Kürt-Türk çatışmasının temeli olmuştur. Sorunun çapı sadece Kürt-Türk çatışmasıyla da sınırlı değildir. Her iki olgu şahsında, uzun vadede savaşan, çatışan, toplumsal doğa kültürü ile devlet-iktidar kültürü(!) olmuştur.
Bu savaşta kaybeden ya da kazanan, ne Kürt ne de Türk halkı değildir. Her iki taraf da devlet ve iktidar çıkarları temelinde çatıştırılmıştır. Sonuçta bu savaşta kaybeden, devlet ve iktidar kültürü(!) olmuştur. Devlet ve iktidarların egemen çıkarları olmuştur. Kazanan ise halkların toplumsal doğasından akıp gelen özgür yaşam kültürü olmuştur. Toplumun doğal yaşam hakları olmuştur. Geriye kalan ise bu işin yasal düzenlemelere kavuşturulması mücadelesidir.
Kürtler artık eskisi gibi kendi dilinden, kültüründen kaçmıyor, ortada bırakmıyor. Kürtçe konuşan ya da Kürt elbisesi giyen anasından, nenesinden, dedesinden artık utanmıyor. Dilinden, kültüründen utanmadığı gibi savunmaktan da korkmuyor artık. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine, Kürtler artık korkmuyor. Devlet ve iktidarların geçmişte Kürdistan’da fiziki ve ideolojik zorla kurdukları korku ve utanç kaleleri, kırk yıllık haklı ve meşru savaşın sonucunda bu gün bir bir yıkılıyor. Diğer sömürülen, ezilen, yok sayılan halkların mücadelesine de büyük esin kaynağı oluyor. Kürtlerin bu büyük tarihsel değişimlerden büyük güç, moral ve cesaret alması gerekir. Adeta bir çağlayan gibi coşarak akması, önüne çıkan her türlü engeli sürükleyip aşması gerekir.
Devlet-iktidar gücüne dayanarak büyümeyi ve güç olmayı kendisine felsefe edinmiş, kendi toplumsal doğasından uzaklaşmış, kendisine yabancılaşmış, ana kültüründen, ana köklerinden, ana evinden kopmuş, devlet kapılarında el pençe divan duran, köksüzlük ve onursuzluk denizinde kendini kaybetmiş bazı Kürtlerin dönüp yeniden bir durum değerlendirmesi yapması gerekir. Bu kesimler, devlet ve iktidarların kurduğu korku ve utanç kalelerinden nasiplenmiş ve o yıkılan kalelerin enkazı altından bir türlü çıkamayan kesimlerdir. Merhum Mahmut Baksi’nin “her kuş kendi sürüsüyle uçar” sözü bu gün ne kadar da anlamına kavuşmaktadır. Bir kuş sürüsünün bile birbiriyle uçabilmesi için anasından edindiği bir dili vardır. Doğa, bu dili yasaklama hakkını hiçbir güce vermemiştir. Birileri kendinden menkul bu hakkı kendinde göre dursun, ister kabul görsün ister görmesin, Kürtçe evrensel kültürün Ana dilidir. Asla yok olmayacaktır. Engellendiğinde ise fedaisi her zaman bol olacaktır.
Geçen gün Kuzey Kürtleri adına DTK Eşbaşkanı Sayın Ahmet Türk, bütün Kürtleri bir haftalık okul boykotuna çağırdı. Ayrıca KCK dil komitesi, yine TZP-Kurdî gibi Kürdistan’da dil çalışması yapan demokratik kurumlardan da bazıları buna benzer çağrılarda bulundu. Çok yerinde çağrılardır. Bu çağrılara pratik destek vermek ve boykota katılmak, her Kürt bireyinin demokratik ulusal görevi olduğu kadar çok demokratik bir hakkıdır da.
Kürt Halkının bu en demokratik ahlaki ve politik görevini yerine getirerek, örgütlü bir güç halinde devlet ve iktidar karşısına kararlı bir şekilde dikilmesi, belli bir değişime yol açabilir. Bu açıdan Kürdistan’da her ana baba, çocuklarını bir hafta okula göndermeyerek hem toplumsal görevini yerine getirmiş olacak hem de ana sütü gibi helal olan insani, demokratik, ahlaki bir o kadar da politik hakkını kullanmış olacak. Özgürlükçü Kürtlerin başlattığı bu boykota katılmayı en çok da Analar, kadınlar ve yetiştirdikleri çocukları sahiplenmeli, katılmalı ve güçlendirmelidir.
Anadil hakkı ana kucağından gelen bir haktır
Anadil hakkı, doğumla kazanılan doğal bir haktır. Kimse tarafından verilmez. Bir insan doğduğunda, o insanın hangi dilde konuşacağını ya da konuşması gerektiğini; ancak onu doğuran, ona bakan, onu büyüten, onu eğiten, onu toplumsallaştıran, onun hakkında en doğru ve güzel kararları alabilen Anası belirler. Baba da dahil başka hiç kimse belirleyemez çocuğun anadilini. Ne devlet, ne siyasi partiler, ne örgütler ne de başka kurumlar bunu belirleyemez. Bu açıdan doğumla edinilen, ana kucağından çocuğa aktarılan ve toplumsal doğa tarafından da desteklenerek gelişen bir haktır. Ana kucağında sadece ananın sütü içilmez, ananın dili de içilir. Dolayısıyla anadil hakkı, kimsenin kimseye verdiği, bağışladığı maddi bir nimet ve imkan değildir. Tamamen toplumsal doğanın temel haklarından biridir.