İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre de, herkes anadiliyle eğitim öğretim yapma, bu yolla anadilini öğrenme ve geliştirme, anadiliyle bilim, sanat özgürlüğünü kullanma hakkına sahiptir. Kültürler ve diller açısından Türkiye bugün bu bildirgeye ne kadar uyuyor veya bunu ne kadar uyguluyor?
Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtçe üzerindeki baskıcı ve yasakçı anlayış kesintisiz devam etti. Türkiye’de 1930’lar itibariyle başlayan anadilinde konuşma yasağı, 1980 askeri darbesi sonrası daha katı bir şekilde uygulamaya geçti. Bir köşe yazarı şöyle yazıyor, 12 Eylül sonrası Diyarbakır cezaevine görüşe gelen ve Türkçe bilmeyen analar, on dakikalık görüş süresince oğullarına bakıp, gözleri buğulu buğulu, tek kelime edemeden görüş sürelerini dolduruyordu. Cezaevi duvarlarına büyük harflerle yazılı olan ‘Türkçe konuş, çok konuş’ sloganı dönemin asimilasyon sürecinin en iyi tanımlamasıydı.
***
Büyük bedeller sonunda şimdi artık “Kürtler vardır, Kürtçe de ayrı bir dildir”e kadar gelindi. Bir halkın kimliğini, dilini, kültürünü yok sayma ve yok etme, türlü politika ve baskılara rağmen mümkün olmadı. Olmadı ama bu konudaki politikalar daha ince, daha derinleştirilmiş yöntemlerle sürdürülerek içi boşaltılarak işlevsiz kılınmak isteniyor.
Daha düne kadar ‘KCK’ davası kapsamında tutukluluk halleri devam eden Kürt siyasetçilerin ve insan hakları savunucularının duruşmalarda anadilde savunma talepleri reddedilirken, mahkeme heyeti tarafından Türkiye’de 20 milyondan fazla insanın konuştuğu Kürtçe, ‘bilinmeyen dil’ ve ‘sanılan dil’ olarak tanımlanıyordu.
Bugün gelinen noktada da anadile karşı olmadıklarını ve var olan engelleri kaldırdıklarını her fırsatta dile getirmelerine rağmen hükümet yetkililerinin oluşturdukları “anadil kıstasları” anadile yaklaşımlarını gözler önüne sermeye yetiyor.
AB’ye uyum yasaları çerçevesinde getirilen Türkçe dışında isim serbestisi hala birçok engelle karşılaşıyor. Türkçe dışındaki isimlerde W, X, Q gibi harflerin kullanılamayacağı söyleniyor ve özünden uzaklaştırılmaya çalışılıyor.
Asimilasyon ötesi bir uygulama bu, parça parça yumuşatarak, içe çekerek, kendine benzeştirerek etkisiz, işlevsiz, edilgen bir hale getirme politikası...
Anadiliyle eğitim istendiğinde ‘bölücü’ oluyorsunuz. Oysa her insanın anadilinde eğitim görmesi, onu tüm alanları kapsayacak biçimde ilerletmesi kadar doğal ve masumane bir hak düşünülemez. Tek tek kişilerin ya da toplumun herhangi bir nedenle bu haktan mahrum edilmesi insanlığa yapılmış bir saldırıdır. İnsanın yaşamını daraltan varlığını aşağılayan, özgürlüğünü çiğneyen her uygulama vicdanı olan herkesi rahatsız etmelidir.
***
Eğitimcilerin de belirttiği gibi: Anadili Türkçeden farklı olan çocuklar eğitime erişim, devam ve eğitimde başarı açısından çok büyük sorunlar yaşıyor. Anadilinin önemi, gerekliliği; sosyal, toplumsal, pedagojik ve insanı boyutu yeterince tartışılmadığı ve bilince çıkmadığı için ırkçı, şovenist çevrelerin şiddetle karşı çıktığı anadilinde eğitim talebi toplumun kimi kesimleri tarafından destek bulamıyor.
Bir dilin konuşuluyor olmasını ya da seçmeli ders türü avuntuları yeterli saymak büyük bir yanılgıdır. Tartışılan konu da bu değildir. Sorun bir dilin eğitim dili durumuna getirilmek istenmemesidir.
Tüm toplumların başta gelen temel haklarından biri kendi dilleriyle düşünmek, kendi dilleriyle eğitim görebilmek, kendini o dille ifade edebilmek ve yazmaktır. Hiçbir heves, hiçbir siyaset ve alışkanlık, bir toplumun dilini ikinci dereceye düşürme hakkını kendinde bulamaz ve bu yetkisini hiç kimseye vermez, vermemelidir.
21 Şubat Dünya Anadili günü, dillere özgürlük bayramı şiarıyla kutlu olsun.
Anadili ana sütü gibidir
Bugün, 7 bine yakın dilin yarısının yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olmasına ve dillerin korunmasına dikkat çekmek amacıyla Birleşmiş Milletler tarafından 2000 yılında ilan edilen ve her yıl kutlanan “21 Şubat Dünya Anadili Günü!”