Eğitim modelleri hakkında yapılan araştırma, dili uzun süreli yasaklanmış halkların maruz kaldığı ayrımcılık ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmanın yolunun buna uygun bir eğitim modeli geliştirmek ve uygulamak ile yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Bunu gerçekleştirmek için elbette ilkin söz konusu ayrımcılık ve eşitsizlikleri hakkaniyetli bir şekilde tanımlamak ve bununla yüzleşmek gerekir. Bu anlamda anadilinde eğitim tartışmaları bir yandan da geçmişle yüzleşme çalışmasıdır. Böyle bir çerçeveden ele alınmayan tartışmalar da uygulamalar da eksik kalacaktır.
Türkiye’de bu alanda devam eden tartışmalara ve akademik alandaki üretime bakıldığında, tarafsız veya ezilenlerden yana pozisyon alan çalışmaların hepsi ilkin şimdiye kadar Türkiye’de takip edilen eğitim politika ve pratiklerinin ayrımcı, tekçi ve tektipleştirici olduğunu teslim etmiştir. Buna göre, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Lozan’da kabul edilen Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatleri dışında anadili Türkçe’den farklı olan Müslim veya Gayr-i Müslim halkların hiç birinin anadilinin gerek gündelik hayatlarında gerekse de eğitim ve diğer kamu kuruluşlarında kullanılmasına izin verilmemiş, kullanma talebinde bulunan kişi, kurum veya halklar şiddetle bastırılmıştır. Hatta Lozan’da tanınmış olan dillerin kullanımı konusunda da pratikte çok fazla sorun çıkarılmış, bu dillerin görünmez olması için her türlü tedbir alınmıştır.
Söz konusu dilleri konuşan halkların, gündelik etkileşimlerinde kendi içlerinde anadillerini kullanmaları yönündeki baskılar, özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme çabalarının başladığı 1990’ların sonlarından itibaren azalmaya başladı, hatta 2000’lerin sonuna gelindiğinde devlet eliyle Kürtçe yayın yapan televizyon kanalı bile kuruldu, Kürtçe ile beraber Lazca, Çerkez ve Arapça gibi diller orta okul kademesinde seçmeli olarak hafta 2 saat kadar öğretilmeye başlandı. Ancak, hükümet dahil kimse bu gelişmelerin geçmişle gerçek bir yüzleşme çabası olduğunu söyleyememektedir. Zira hem bu gelişmelerin yasal bir dayanağı hazırlanmamış, hem halklar üzerindeki baskılar ortadan kaldırılmış değil hem de bizzat devletin birinci derecede yürütücüleri bizi ve dillerimizi aşağılamaya devam etmektedir. Üstelik bugüne gelinene kadar birçok anadili artık yeterince konuşanı olmadığı için kaybolmuş durumda, geri kalanlar da kaybolma yolundadırlar.
Bu alanda yapılan çalışmalar, Türkiye’deki asimilasyoncu dil politika ve pratiklerinin öğrencileri nasıl etkilediğini açıkça gösterse de, hem buna karşın nasıl alternatifler geliştirilmesi gerektiği yeterince ele alınmamış hem de meselenin geçmişle yüzleşme boyutu genelde eksik kalmıştır. Bunun en önemli sebebi, meselenin salt pedagojik bir açıdan ele alınmasındır. Bu durumda, öğrencilerin bir takım özellikleri göz önünde bulundurulmakta, onların çıkarları konu edilmektedir. Oysa ailelerinin, içinde yaşadıkları çevrenin koşulları, özellikleri, yaklaşımları ve görüşleri yine kulak ardı olmaktadır. Ancak araştırmalar çok açıkca göstermektedir; çocukların okulda karşılaştıkları ayrımcılık ve eşitsilzikler, ailelerinin daha geniş toplumda yaşadıklarının mikro yansımalarıdır. Bu nedenle, meseleye sadece pedagojik olarak değil, aynı zamanda sosyolojik, politik ve ekonomik başta olmak üzere tüm boyutlarıyla bakmamızı gerekiyor.
Bu çalışmalar, tek başına devlet kurumlarına ve onun etkisi altındaki akademilere, akademisyenlere bırakıldığında, eğer toplumda gerçek bir yüzleşme ve adaleti sağlamaya yönelir bir çaba yoksa, genelde eski eşitsizliklerin başka şekillerde yeniden üretildiği modellerle sonuçlanır. Bu yüzden, ilgili tarafların örgütlü tutumları, tartışmaları takip etmeleri, kendi alternatiflerini yaratıp onda ısrar etmeleri önemli.
Kürtçe açısından baktğımızda, tartışmaların bir kısmı bu anlamda son derece olgunlaşmış durumdadır. Zaten geçen sene eğitime başlayan Dibistanên Azad (Özgür Okullar) da bu olgunluğun göstergesi. Fiili olarak açılan bu okulların, bu yazı yazıldığında oy verme işlemleri devam eden seçimlerin de sonucuna bağlı olarak, resmi olarak tanınması ve çoğaltılması hiç de uzak ihtimaller değil. Ancak yine de önümüzdeki birkaç yıl içinde Kürdistan’ın her köşesinde bucağında eğitim alternatifleri geliştireceksek, şimdiye kadarki tartışmalarımızı da derinleştirip geliştirmemiz gerekecek.