Yaşar Kemal’in “Ağrıdağı Efsanesi” ve “Binboğalar Efsanesi” gibi eserlerinden yola çıkan yazar, romancının roman ile destan türlerini birleştirip 20. yy. Anadolusunun gerçekçi destanını yaratmak yolunda önemli bir aşamaya ulaştığını vurgular. Gerçekten de biri İçtoroslar’da diğeri Kuzey Kürdistan’da bulunan bu iki dağ ekseninde yaratılan anlatım, tam da Homerosvari bir anlatımdır.

Biliniyor ki, insanlık kültür tarihinde önce söz ve resim vardı, ardından yazı geliyordu. Yazının henüz icat edilmediği çağlarda insanlar duygu ve düşüncelerini öncelikle kaya, mağara ve duvar resimleriyle ifade ediyorlardı. Bu alanda, Ege, Anadolu- Mezopotamya hattının özge bir yeri vardı. Çünkü ilkel-komünal inançlar, doğal-felsefi dinler, çok-tanrılı ve tek-tanrılı dinlerin büyük bölümü bu coğrafyadan çıktığı gibi, bunların görsel ve yazılı anlatım ürünleri de çoğunlukla bu coğrafyada sergileniyordu. Bundan dolayıdır ki, bu kültür ve uygarlık coğrafyasına büyük bir tutkuyla bağlı olan hümanist-sosyalist akımın temsilcilerinden sanat tarihçisi ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu, Anadolu’dan giderek bu kültür havzasını şöyle tanımlıyordu:

Bu Anadolu var ya bu Anadolu

Bu misli menendi görülmemiş cömert ana

Bu her yanı meme, her yanı dudak, her yanı gül

Bu zırnık almadan veren, habire veren yediveren gül

Bu Anadolu var ya bu Anadolu

Bu üç yosma denizde üç defa ıslanan

Gürbüz ırmaklar ortasında susuzluktan çatlayan

Bu Anadolu var ya bu Anadolu

Bu sapsarı sıtma, bu masmavi gurur

Ne tosunlar doğurmuş ne tosunlar

Bak daha neler doğurur...

Selahaddin Eyyubi soyundan gelen ve bu kültür havzasına büyük bir tutkuyla bağlı olan Bedri Rahmi gibi aynı hümanist- sosyalist akıma ve “Maviciler” ekolüne bağlı olan ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu da, 1940’lı yıllarda Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde, bu kültür havzasında yaratılan ilk Batılı ve Doğulu klasikleri Türkçe literatüre kazandırıyordu. Bu klasiklerden bir bölümü ise milattan önceye tarihleniyordu. Bu akım içinde yer alanlardan biri Elen kökenli felsefeci Azra Erhat,  diğeriyse dünyaca ünlü edebiyatçı Yaşar Kemal’di.

Nitekim Azra Erhat onu, “Homerosoğlu Yaşar Kemal” olarak nitelendiriyordu.

Manzum tarihçi Homeros...

Yazının başlığını önce “ Anadolu- Mezopotamya Hattı Gezi Edebiyatının İlk Mübeşşirleri” koyacaktım. Üzerinde duracağım, tamamı gezgin olan bu manzum - mensur tarihçiler ve coğrafyacılar, alanının ilk mübeşşirleri yani müjdecileri değil ancak bilinen ilk temsilcileri olabilirlerdi.

Keza Erhat üstteki yazısında şöyle diyordu: “Homeros’un yaşadığı çağdan ikiyüz yıl kadar sonra Sakız adasında bir ozan topluluğu varmış. Homeros’tan gelmekle övünürler, koca ozanın açtığı geleneği sürdürmeye uğraşırlar ve (Homerosoğulları) derlermiş kendi kendilerine. (...) Homerosoğulları, sözlü geleneğin ozanlarıydılar, işledikleri konular efsanelerdi, Homerosoğlu sıfat ve unvanını da ancak destan yaratmayı başarırlarsa alırlardı. Yaşar Kemal ise kimi öykülerine masal ya da efsane adını vermiş, destan gibi ya da destan havasıyla yazmış bir romancıdır.” (Cumhuriyet Sanat- Edebiyat, Sayı:2, Haziran/ 1970).

Yaşar Kemal’in “Ağrıdağı Efsanesi” ve “Binboğalar Efsanesi” gibi eserlerinden yola çıkan yazar, romancının roman ile destan türlerini birleştirip yirminci yüzyıl Anadolu’sunun gerçekçi destanını yaratmak yolunda önemli bir aşamaya ulaştığını vurgular. Gerçekten de biri İçtoroslar’da diğeri Kuzey Kürdistan’da bulunan bu iki dağ ekseninde yaratılan anlatım, tam da Homerosvari bir anlatımdır: “Her yıl bahar çiçeğe durduğunda, dünya nennilendiğinde Ağrı Dağı’nın çobanları dört yandan gelirler, kepenklerini gölün bakır toprağına atıp üstüne otururlar. Bin yıllık sevda toprağının üstüne otururlar. Tan yerleri ışırken kavallarını bellerinden çekip Ağrı Dağı’nın öfkesini, sevdasını çalarlar. Ve gün kavuşurken bir ak kuş gelir...”

Edebiyat ve kültür tarihçisi Prof. M. Fuat Köprülü, bu şiirsel/ manzum anlatı geleneğinin Homeros’tan önceki kaynaklarına değinirken şunları söylüyor:

“Homeros’dan evvel gelen Yunan şairleri, ananeye bağlı kalınarak, Musikişinas (râhip-hekim-peygamber) sıfatlarını da haiz bulunuyorlardı, onların vücuda getirdikleri şiirler tamamı ile dini idi. Homeros ve Hesiode, uzun bir devrenin sona erdiğini gösterirler. Onlardan önce râhip-şair, elindeki dört telli rübabı ile ma’budu tebcil ederken, sonraları bu musikişinasların yerini rapsodi’ler, başları taçlarla süslü olduğu halde destanları rübabsız okuyan adamlar almıştı. Şiir bir ilahî halinden çıkmış, muharebeler, sergüzeştler şiiri mevzu olmaya başlamıştı. (...) Strabon, Lucianus gibi eski müelliflerin ifadesine nazaran, ilahiler tanzim eden destancılar şair ve musikişinasdılar; bu rahip-şairlerin ilahileri kutsi bir mahiyeti haizdi.” ( Edebiyat Araştırmaları, TTK yay. Ank. 1966, s. 53-54).

Buradaki belirlemeler, Gılgamış Destan ve Efsanesi’ndeki “İnsanlar ölümcül tanrılar, tanrılar ölümcül insanlardır” belgisini de doğrular niteliktedir. Alevilikte “İnsan-ı Kâmil” olarak nitelendirilen bu kutsal kişiliklerin “peygamber”den öte “Tanrı- insan” olarak algılandığı unutulmamalı. Nitekim gerek Anadolu gerekse Mezopotamya’da çok-tanrıcılığın egemen olduğu dönemlerde, Antikçağ Yunan ozan ve düşünürleri de Homeros’u bu kutsal kişiliklerden biri olarak görüyor ve onun kuramcısı olduğu düşünceleri “Homeros Dini” olarak nitelendiriyorlardı. Bu nitelemeyi yapanlardan biri de, “Tarihin Babası” olarak nitelendirilen Herodot’tu.

Anadolu-Mezopotamya hattındaki bu etkileşim ve kültürel akışkanlık, yakın geçmişte bir esere konu olduğu gibi (bkz. Efrem İsa Yusif: Mezopotamya’nın Bilim Öncüleri/ Süryani Tercüman ve Filozofları, Çev. M. Arslan; Doz yay. İst. 2007); biz de Spiegel Geschichte’nin (1/ 2017) “Der İslam und de Europaer” başlıklı kapak  konusundan giderek, Küçük Asyalı Markion/ Markionizm, İranlı Mitra/ Mitraizm, İranlı Zerdüşt/ Zerdüştilik, Mezopotamyalı Mani/ Manicilik, İranlı Mazdek/ Mazdekçilik, Mısır kökenli olduğu sanılan Platon/ Yeni Platonculuk gibi bu coğrafyayı kuşatan felsefi dinlere yer vermiştik (Bkz. Alevilik- Kürdoloji- Türkoloji Yazıları- II, Özge yay. Ank. 2018, s. 13-17).

Bilindiği gibi; “Ozanlar Ozanı” olarak nitelendirilen ve ömrünün yarısını “kör” olarak geçiren Homeros İzmirli olup, MÖ. 700’lü yıllarda yaşadığı sanılmaktadır. BBC’nin yaptığı bir ankete göre, İlyada ve Odyssia Destanları, dünyayı değiştiren ilk on kitap arasında sayılmaktadır. (Bk. Rüstem Aslan: İliada Destanı ve Kör Bir Bilmece: Homeros yazıları; Atlas, 34/ 2009)

Bilinen en eski Kürt tarihi kaynaklarından Ksenophon’un ‘Anabasis’i

Gerek Batılı Seyahatname gerekse tarih kitaplarında yani Kürtler’e değinen tüm eski eserlerde; MÖ. 426- 355 tarihleri arasında yaşamış olan eski Yunan tarihçi Ksenophon ve başyapıtı Anabasis/ Onbinlerin Dönüşü kaynak gösterilerek,  Karduxlar’dan ve Karduxlar ülkesi Kardawaya’dan söz açılır.

Atina doğumlu zengin bir ailenin çocuğu olan Ksenophon, bir dönem filozof Sokrates’in öğrencisi olur. 401’de bir dostu ile  birlikte Pers prensi Kiros’un (Keyhusrev), kardeşine karşı açtığı sefere katılmak üzere toplanan orduyla Anadolu’ya gider ve burada görevler üstlenir. Ege kıyılarından gelen paralı askerlerin, Kürdistan’dan İran coğrafyasına geçişlerini ve burada Karduxlar’la mücadelelerinin ardından eve dönüşlerini anlatan Anabasis, Xenophon’un baş yapıtıdır. Savaş güncesi niteliğinde olan eser, askeri tarih olarak da önemlidir. Onun siyasi eserlerinin en önemlsi ise “Sokrates’in Savunması”dır.

Yukarda da vurguladığımız gibi Kürtler’le ilgili belirlemelerinden dolayı hem seyyahlar tarafından kaynak olarak kullanılmış hem de bilim dünyasında. Nitekim, 1930/40’lı yılların önemli Kürt dergilerinden Hawar’da bu konu “Kardûx û Welatê Kardûxan/ An Kurd û Kurdistan Dı Wextê Yewnanistana Kevin De” başlığıyla dizi olarak veriliyor. Herekol Aziz (Dr. Celadet Bedirxan) tarafından hazırlanan yazıda, bir hayli detay veriliyor ( Sayı: 31-32, yeni yay. Nûdem,1998).

Anabasis’teki Kürt ve Kürdistan temalarına yer veren bir yazar ise İsveçli Stig Wikander olur. Yazar, 1959’da Uppsala’da ilk yayınını “Recueil de Textes Kourmandji” adıyla yaptıktan sonra ikinci yayını 1996’da “Antolojîya Tekstên Kurdî” adıyla Orfeus Yayınevi’nce İstanbul’da yapılır. Burada da Herekol’un çevirisi ve çevrim yazısı esas alınır, ancak Anabasis Tarihi’ndeki konuya ilişkin kesitler maddeler halinde verilir.

Ünlü Kürdolog Prof. Qanadê Kurdo ise “Analîzkirina Belgên Ksenefon Derbara Kurdan” (Kesenefon’un Kürtler’e İlişkin Belgelerinin Analizi) konulu bir yazı dizisinde, gerek Kürt gerekse Sovyet biliminsanlarının çalışmalarından giderek konuyu irdelemeye çalışır.

Bilindiği gibi 2015’te İş Bankası’nca yeni yayını yapılan bu önemli eserin de Türkiye’de ilk yayını, Hasan Ali Yücel ve Sabahattin Eyüboğlu öncülüğünde Milli Eğitim Bakanlığınca 1940’lı yıllarda yapılır.

   

Tarihin Babası Halikarnasos/ Bodrum’lu Herodot

Yazının girişinde Ege/ Anadolu- Mezopotamya hattında yaşayan ve “Ozanların Ozanı” ya da “Tarihin Babası” olarak kabul edilen bu önemli şahsiyetlerin aynı zamanda birer gezgin yani seyyah olduğunu ve ömürlerinin adeta gezmekle geçtiğini, bu nedenle de ister nesir ister şiir tarzında yazsınlar, onların eserlerini aynı zamanda “gezi edebiyatı” içinde değerlendirmek gerektiğini vurgulamıştım.

Söz gelimi Herodot, “Historiai” yani “Tarih” adlı ünlü eserini, yaptığı geziler sonucu kaleme almıştır. Hemen bütün İran’ı gezmiş, Mısır’a varmış, Libya’ya uğramış, Babylon’da taban tepmiş, Frigya’yı dolaşmış, Çanakkale ile Bizans’ı turlamış, Trakya ile Makedonya’yı güzergah dışı tutmamış, hem deniz hem de karadan İskit memleketlerini, Tuna boyunu dolaşmış, sonra Karadeniz’e kıvrılmış, ta Don Havzası’na dek... O dönem koşullarında, bu kadar geniş bir coğrafyayı dolaşabilmek için insanda bitmeyen bir merak ve öğrenme tutkusunun olması gerekir... “Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in dediği gibi o, Marko Polo’yu ve Evliya Çelebi’yi yaya bırakmıştır...” (Bilim ve Gelecek, Sayı:40/ 2007)

Gerçekten, ünlü seyahat yazarlarından Jules Verne, “Dünya Keşif Seyahatları/ Milat’tan Önceki Meşhur Seyahatler” konulu bir yazısında, Herodot’un gezdiği memleketleri Mısır, Libya, Habeşistan, Finike, Arabistan, Babil, İran, Hindistan, Medya, Hazar Denizi, İskitya, Trakya, Yunanistan olarak sıralıyor ve “Eski zamanların en şöhretli gezgini, tarihin babası adını almış olan Herodot’tur” diyor. (Yeni Tarih Dergisi, Sayı:1, Ocak- 1957).

Nitekim Herodot’un bu seyahatleri biri eski, ikincisi yeni iki esere de konu olur. Ernst Diez tarafından 1942’de yayımlanan eser “Reiseberichte von Herodot bis Moltke” (Herodot’tan Moltke’ye Seyahat Haberleri); Justin Marozzi :“Tarihi İcat Eden Adam Herodotos’la Seyahatler” (YKy, İst. 2015).

Kürtler’i ve Kürdistan’ı ilgilendiren bölümler ise daha çok Kürtler’in ataları Medler üzerinden yürümektedir. Herodot, “Özgürlük Savaşçıları” olarak nitelendirdiği Medler’in kahramanlıkları hakkında ayrıntılı bilgiler verir ve bağımsızlıkları için silaha sarılan Medler’in yolunda yürüyen diğer halkların da özgürleştiğini anlatır. “Medler, Asurların otoritelerine isyan edip özgürlük savaşının örneğini verene kadar Asurlular, 525 yıl Yukarı Asya’nın efendileri olmuşlardı. Medler, bağımsızlık için silaha sarılmışlar ve öyle büyük bir kahramanlıkla savaşmışlardı ki, Asurlular’ın boyunduruğunu atarak özgürlüklerine kavuşmuşlardı.” (Bkz. Zülküf Kışanak: Tarihiyle Buluşan Kent: Batman; Batman Bld. Yay. 2013).

   

Araştırmacı J. Kurdo ise “Kürt Kültürünün Kaynakları” adıyla yayımladığımız eserinin “Herodotos’un Öyküsü” bölümünde (Özge yay. Ank. 1993); doğrudan Heredot Tarihi’nden aktarmalarla Medler’in mücadelesini anlatır ve Medler’in nasıl Persler’in oyununa geldiğini şu sözlerle noktalar: “...Şimdi ise hiçbir suçu olmayan Medler, şimdiye kadar kendilerine bağlı olan Persler’in köleleri olacaktı. Böylelikle göçebe olan Persler başa geçip, devletin adını Akamenid Persia olarak değiştirdi. Kültür ve idare olarak Medlerin çok gelişmiş kültür ve idare sistemleri devralınmıştı. Devlet federatif bir yapıya sahipti ve Media ile Persia’dan oluşuyordu. Medlerin icra etme işlevi vardı. Merkezi güçleri yeniden kurmak için yapılan sayısız isyandan sonra Medler kültürlerini otonom prensliklerde geliştirmeye devam ettiler.”

Coğrafya’nın babası Amasyalı Strabon

MÖ. 64/ 63 ile MS. 21 / 25 yılları arasında yaşamış olan Amasyalı Yunanlı/Elen coğrafyacı Strabon ise, “Coğrafya’nın Babası” sayılabilir. O da ünlü ansiklopedik “Geographika” (Coğrafya) adlı eserini Kürdistan dahil birçok ülkeyi gezdikten sonra kaleme aldı. (Bkz. Strabon: Coğrafya/ Anadolu; Ark. ve Sanat yay. 1993).