Egemenlerin yaşadıkları krizleri çözmede güçlük yaşadığı dönem halklar, yoksullar, ezilenler yani çevre açısından devrimsel dönemlerdir. İşte bu süreçleri doğru tahlil eden, egemenlerin yaşadıkları krizi derinleştirecek, ezilenlerin örgütlülüğünü geliştirecek hamleler yaratan önderler ve bu önderleri anlayan ve onların bu devrimsel süreci geliştirmedeki militanları bu süreçlerin kahramanları olarak karşımıza çıkarlar. 21. Yüzyıl, hegemonik güçler ve onların son merhalesi olan kapitalizm açısından tarihin en büyük krizine sahne olurken, kapitalizmin krizin kilidini açacağı alan olan Ortadoğu coğrafyası, ezilenler açısından da güçlü bir önder kahramanı ve onu takip eden bir halk gerçekliğini ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Kürt Halk Önderi’nin Ortadoğu’da eşit ve ortakçı bir yaşamı öngören paradigmasını adım adım hayata geçiren Kürt halkı bu devrimsel sürecin güçlü kahramanlarını da yaratmaktadır.
Hiç şüphesiz, bu devrimi güçlü ve kalıcı kılacak olan şey, bu devrimsel sürecin güçlü kahramanlarının hikayelerinin güçlü bir estetikle buluşturulduğu sanat yapıtları olacaktır. Devrim, bu kahraman karakterler ve onların antitezi olan ihanetçi, işbirlikçi, teslimiyetçi karakterler şahsında ve diyalektik bir ilişki içerisinde ne kadar derinlikli anlatılabilirse devrimin bilince çıkarılması o denli güçlü ve kalıcı olacaktır. Tarihin ve insanlığın bu devrim karakterlerinden öğreneceği çok şey olacaktır.
Kürt Halk Önderinin geliştirdiği paradigmayı anlayan ve bunu yaşamsallaştırmak için büyük bir emeğin ve ödenen bedelin sahibi olan ve Kürt sinemasının, edebiyatının, sanatının en güçlü karakterleri olmaya aday kahramanları hiç şüphesiz Kürt kadınlarıdır. Gorki’nin "Ana" romanındaki Pelage Ana’sının mücadelesi, kadınlaşan devrimin başaracağının göstergesidir. Reel sosyalizmin tükenişe götürdüğü Ekim Devrimi, bütün sıcaklığıyla bugün hala Palege Ana şahsında yaşamaya ve devrim yapmaya aday halklara ilham vermeye devam ediyor. Kürt edebiyatında, tiyatrosunda ve diğer sanat alanlarında henüz güçlü bir yansımasını bulmasa da özellikle Kürt sinemasında, devrim sürecinin tüm yükünü sırtlanmış kadınların merkezde olduğu etkili hikayeler anlatan örnekler gittikçe çoğalıyor. Kürt kadınının çocuklarının hikayesiyle dahil oldukları mücadele sürecini daha sonra nasıl kendi kadınsal var oluşlarının, tüm oğulları ve kızları kendi çocukları saymaya başlayışlarının ve kendi halklarının var oluş mücadelesine çevirdiklerinin destansı hikayeleri bu filmlerde karşımıza çıkıyor. Ercan Orhan’ın "Asê", Aziz Çapkurt’un "Dayê Dibên Aşitî", Asmîn Bayram’ın "Disa ji Aşiti", Pîran Baydemîr’in "Fecira" filmleri merkezinde bu hikayelerin yer aldığı son dönem filmlerinden birkaçı.
Bu filmlerden biri de 20 Şubat 2014 tarihinde Diyarbakır’da Cegerxwîn Sanat Akademisi’nde galası yapılan Veysi Altay’ın belgesel filmi "Dayika Berfo" filmi. Oğlu 12 Eylül Faşist cuntası tarafından gözaltına alınarak kaybedilen Berfo Ana’nın 33 yıl boyunca oğlu Cemil Kırbayır’ın kemiklerini arayış mücadelesini arka fonuna "Cumartesi Anaları"nı da alarak anlatan film, adeta Kürt halkının yüzlerce yıldır yaşadığı zulmün ve bu zulüm karşısında pes etmeyişinin, direnişinin sembolü olarak dikbaşlı, mağrur bir ağıt gibi düşüyor perdeye. "Ağıt" terimi hiçbir filme yakışmamıştı Berfo Ana’nın 33 yıllık direniş hikayesine yakıştığı kadar. Asla susmuyor, vazgeçmiyor, her bakışıyla, nefes alışverişiyle hesap soruyor Kenan Evren’den ve cuntadan 33 yıllık mücadelesi ve film boyunca Dayika Berfo. Acının istismarına hiç kaçmadan, ajitatif bir dile yaslanmadan usulca Berfo Ana’nın yanına sokularak onu rahatsız etmeden takip ediyor hikayesini, filmin yönetmeni.
Anaların sineması
Devrimleri kahramanlar değil, kahramanları devrim süreçleri yaratır. Egemenler ve ezilenler arasındaki mücadele tarihin hegemonik güç merkezlerine tanıklık ettiği günden bugüne kadar hiç kesintisiz devam etmiştir. Her ne kadar devlet eksenli resmi tarihin kurduğu anlatı, bu savaşlarda hep ezilenlerin kaybettiğini yazsa da, bunda belli bir yere kadar bir gerçeklik payı olsa da yoksullar, ezilenler, halklar bu hegemonik merkez karşısında ortakçı bir yaşam kurgusunu esas alan bir çevre yaratmasını ve bunları direniş odaklarına dönüştürerek merkezin uykusunu kaçırmasını hep becermişlerdir.