
Birinci grup batı ve kuzey Avrupa; Avusturya, İsviçre, kısmen Fransa, Britanya Adası, Norveç, İsveç’e değin kuzeye uzanan kesim. Bunlar ekonomik, teknoloji ve politik olarak kurumsal, siyasal ve iktisadi mekanizmalarını oluşturarak, ekonomik refah sürecinin ana aktörleri oldu. Bu ülkelerin güneyinde ise çoğunluğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler; başta İtalya, Yunanistan, İspanya ve iktisadi iklim ve benzerlikleri açısından Portekiz ile Fransa bu yapıyı oluşturuyor. İkinci grup ülkeler kategorisinde yer alan bu bölge devletlerinin Akdeniz iklimi, tarımsal özellikleri, ekonomik düzeyleri ve çalışma düzenleri itibariyle diğer bölgelerden daha farklı olduğu gözden kaçmamaktadır. Buna karşılık benzer yanlarının fazlalığı vurgulanmalıdır. Üçüncü grupta ise doğu Avrupa ülkeleri sayılabilir. Romanya, Bulgaristan, Polonya, eski Yugoslavya’dan geriye kalan ülkeler, Arnavutluk, Macaristan, Çek ve Slovakya bu kategori içine alınabilir. Bu ülkeler, eskiden Sovyet döneminin denetiminde olmaları, politik iklim, inanç, dil ve tarih ekseni itibariyle diğer Avrupa’nın çok ötesindeler. Özellikle iktisadi olarak geri kalmış, nüfus yapıları azalma eğiliminde olan, kalkınma perspektifi açısından istikrarsız ve adeta hedefsiz oldukları söylenebilir. Haliyle politik olarak da pasifler.
Ucuz işgücü yaratıldı
Bu üç ayrı grup Avrupa Birliği çatısı altında birleşip, ileride de belki „Birleşik Avrupa“ devletlerinin eyaletlerine dönüşecek. En azından söylemde, niyette böylesi bir eğilimleri olduğu kesin. Ancak bu yol çok çetin. Zira ortak anayasada dahi buluşamadılar. Hakların reddi hep öne çıktı. Birleşmeyi teşvik edecek siyasal, hukuksal, iktisadi yollar denendi ama hiç biri de sonuç vermedi. Bundan dolayı Almanya-Fransa merkezli birinci grup ülkeleri ittifakla yeni hamleler yaptı. İlk elde 2008 global ekonomik kriziyle tamamen tuş olan doğu Avrupa ülkelerini verdikleri sınırlı yardımlarla, adeta düşük maliyetle sistemlerine entegre ettiler. Özellikle işgücü önündeki engeller kaldırılarak buralardaki emekçilerin Avrupa’da düşük ücretlerle, kayıt dışı çalışmaları sağlandı ve böylece batı Avrupa’daki işçi hareketlerini zayıflatacak ilk adım atıldı. Nihayetin de Avrupalı sermayenin bu yönlü eli rahat.
Endüstri ülkelerinde ücretler eriyor
Başta Almanya olmak üzere bütün endüstri ülkelerinde işçi ücretleri eriyor, işçi örgütlülüğünden kaynaklı haklar ve avantajlar bir bir elden gidiyor. Yine yapılan yardımlar karşılığında doğu Avrupalı ülkelerin siyasal, yasal süreçlerine müdahale edildi. Batı sermayesi karşısındaki tüm koruma engelleri kaldırıldı. Şu an sermayadarlar istedikleri yerde istedikleri yatırımları yapabilmektedirler. Ucuz işgücü, hammade ve mülkiyet edinme avantajlarıyla sermesttirler. Bu adımları doğu Avrupalılar, ilk elde sevinçle karşıladı. Bir taraftan yabancı sermaye sayesinde ülkelerindeki istihdam artacak, öte taraftan hem ülke içinde hem de Avrupa çapında çalışıp para kazanabileceklerdi. Bu iki adım da krizdeki hükümetlere kısa vadede nefes aldırdı. Ancak atılan imzalar, orta ve uzun vadede kronik bağımlılık biçiminde tezahür edecekti, bu yeni yeni görülüyor ve artık açıkça tartışılıyor.
Bağımlılığın faturası ağır oldu
Çünkü ikinci grup, yani güney Avrupa kuşağının deneyimi bunu göstermektedir. Yunanistan daha önce girdiği bağımlılık sisteminin faturasıyla karşı karşıya. Borç girdabı, iktisadi, siyasal, sınıfsal, sosyal yaşamın bütün vechelerini dumura uğratmış durumda. Parasal değerle tüm adalarını, ülkesini, kentlerini satsa bile belki yetmeyecek. Alınan her borç, bunun karşılığında atılan her imza yeni bir durumu ortaya çıkarıyor. Örneğin, en son verilen kredilerde para yönetiminin direkt AB tarafından atanmış bir komiser eliyle yönetilmesi talep edildi. Kabul görmedi gibi görünebilir. Ama paranın kontosu ve kullanım izni Avrupa Merkez Bankası’nda. Haliyle parayı yöneten Yunanlı yetkilinin kararları beğenilmezse kontodan para çekme ve kullanma izni de yok.
Yunanistan pilot bölge
Yunanistan tam bir pilot bölge oldu. Buradaki örneklerin hepsi İspanya, İtalya, Portekiz ve diğer ülkeler için gerekçe ve edinim oldu. Örneğin teknokrat hükümetlerin atanması ya da seçilmişlerin teknotratla takviye edilmesi gündeme geldi. En önemli adım ise Euro bölgesindeki merkez bankalarının, Avrupa Merkez Bankası’na bağlanması sürecinin başlatılması. Bunun gerçekleşmesi coğrafyada bağımsız ulus devlet mekanizmasının sonu olarak algılanıyor. Haliyle ırkçı eğilimler de artıyor.
Özellikle sürece öncülük eden Almanya direkt hedef tahtasına konuyor ve yaptıkları ekonomik yolla Avrupa’yı işgal olarak betimleniyor. Ancak bütün reaksiyonlara karşı tedbirler de alınıyor. Emekçilerin isyanı nasıl bastırılır, aşırı uçlu siyasal yapılar nasıl elimine edilir, ülke yönetimleri nasıl belirlenir gibi birçok konuda Yunanistan deneyimi çok şey öğretti. O yüzden büyük lokma olan İtalya, İspanya ve Portekiz’in durumu daha dikkatle ele alınıyor. Belki tamamıyla başarılı olmasa da yönetilebilir durumda.
Direnişler alternatif sistem yaratamadı
Buna karşılık toplumsal direnişler de hemen her ülkede kendini bir biçimiyle dışa vuruyor. Ancak direnişlerin bu düzlemde (Zayıf, dağınık ve örgütsüz) sürmesi sermayederler için sürdürülebilir bir durum, kriz çıkarmaz. Çünkü emekçiler, sendikalar, kadın hareketleri, çevreciler, anarjistlerin de içinde olduğu direnişlerin sisteme dair bir alternatifleri yok. Devlet yapısı, alternatif Avrupa, işçi ve emekçinin birlikteliği, siyasal hedefler manzumesi vb konularda dile getirdikleri bir argüman yok. İşsizliğin önlenmesi, sosyal kesintilerin durdurulması, sendikal hakların yontulmaması, ek vergi konulmaması ve zam yapılmaması tarzında reaksiyonlar daha çok öne çıkıyor. Bu ise egemenler için kabul edilebilir kriz noktaları olarak görülüyor. Buna dair de yapılanmalar olacaktır. Ama onların esas istediği egemenliklerinin pekişmesi ve bu yolda da ciddi bir barikat sözkonusu değil.
EHMED PELDA / Ekonomist-Gazeteci