1950’lerde Fransız Ekonomist Jacques Rueff, Charles de Gaulle ile tüm Avrupa’da geçerli bir para kurunun mümkün olup olmayacağını tartışırken, fikrin olabililirliğini yıllar sonra Alman Cumhurbaşkanı olan Richard von Weizsaecker’in “tek para ve kur sistemi Avrupa’nın başarısının olmazsa olmazı olacak” sözleriyle göstermişti. Gelinen aşama da ise Merkel’in söylemi şu: “Euro giderse, Avrupa Birliği de gider.”
Çünkü hedeflenen “Avrupa Para ve Ekonomi Birliği”dir. Eğer bu gerçekleşirse ardı sıra yasal, siyasal, güvenlik, dış politika konularında aşama kat edilir. Çünkü bütün planlama ve kurgu bu esasa göre oluşturulmuş ve hayata geçirilmiştir.  Bunun içinde uzun ve zorlu yollardan geçildi. Dolayısıyla aksı değiştirmek yeni bir deneme yapmak mümkün değil. Elbet bu ana unsur yanında başka destekleyici çalışmalarda yapıldı.  Örneğin ortak anayasa girişimi, ortak savunma gücü yani ordu kurma çalışması ve ortak dış politika yürütme konularında adımlar atıldı. İlk ikisi tamamen iflas ederken, üçüncüsü daha ziyade sembolik olarak mevcut. Ama tüm ülkeler katılmamasına rağmen mal, hizmet, insan geçişi önündeki engellerin neredeyse tamamen kaldırılması, Euro’ya geçiş, ortaklık bütçesi yapılması ve Avrupa Merkez Bankası’nın kurulması en somut, en ciddi adımlar. Hem bu süreci güçlendirecek, hem de ihtiyaç duyulan diğer aşamaları tamamlayacak şimdiki en önemli adım ise ulusal devletlerin egemenliklerini birlik çatısı altında paylaşmalarında kilitleniyor. Kilitleniyor çünkü bu kriz döneminde çok bariz olarak ortaya çıktı. Örneğin Yunanistan’da yaşanan krizde egemenliğin paylaşımı eğilimi Yunan toplumu tarafından şiddetle reddedildi. Almanya’nın işgaliyle eşdeğer tutuldu. Ekonomi yönetimine AB’den komiser atanması gibi adımları kabul edilmedi. İtalya, İspanya, Portekiz, hatta İngiltere’den de benzer reaksiyonlar var. Polonya’nın mesafeli duruşu da zaten biliniyor.
Oysa böylesi kriz dönemleri dayanışma, güç paylaşımı ve birliğin egemenliğini arttırma açısından büyük fırsat idi. Eğer Avrupa Birliği tek bir merkez bankasında, merkezi bir vergi sisteminde buluşabilse diğer aşamaları da daha hızlı hal edecek ve siyasal birliğini de tam oturtabilecekti. En azından beklenti bu. Böylesi bir durumda AB, dünyanın en büyük ekonomik, siyasi ve hatta askeri gücü olmaya adaydı. Uluslararası siyasette, ekonomik dengelerde hatta kültür, sanat, düşün ve yaşam tarzları üzerinde etkili olabilecekti. Öyle görülüyor ki en azından bu dönem için böylesi bir şansı yok. Bu hedeflerle karar altına alınan Lizbon Anlaşması artık yok hükmündedir. Bunun yerine pratikte Avrupa Birliği değil Avrupa Devletler Birliği gibi bir mekanizma ortaya çıkıyor. Bu ABD’yi çağrıştırsa da öyle değil. Çünkü sıkı bir birlik yakalanamadı. Devletler ekonomik, politik, dış ilişkiler, askeri anlamda egemenliklerinden hiçbir taviz vermiyorlar. Sadece birbirlerine bazı ayrıcalıklar tanımış durumdalar. Haliyle Avrupa Parlamentosu sembolik bir güçle sınırlı kalırken, Komisyon daha çok ülkeler arası bir organizatör rolünü üstlenmiş halde. Fakat her zaman herşey değişebilir.
Çünkü Almanya, Fransa ve Kuzey Avrupa ülkeleri daha sıkı ve gerçek bir birlikte ısrarcılar. Bu onlar için hayati. Yoksa Çin, ABD ve yükselen başka güçlerle rekabet etmek mümkün olmayacak. Ama bunun için birçok kesimin dile getirdiği gibi ki, benim de katıldığım bir görüştür, motor güç olan Almanya’nın tarzını değiştirmesi gerekecek. Çünkü kriz döneminde ekonomisi güçlenen tek ülke Almanya oldu. Ne kadar krize müdahale etse de yardım paketlerini desteklese de gerçekte krize giren ülkeler, hatta Avrupa Merkez Bankası’nın daha da borçlandıkları, bağımlı oldukları ülke Almanya haline geldi. Bu çeşitli ülkelere ekonomik yolla egemenliğini kabul ettirmeye ve bunu da AB’nin egemenliğine eşdeğer kılmaya varacak bir pozisyona eşdeğerdir. Örneklendirirsek Yunanistan kriz döneminde belki egemenliğinin paylaşamına gidebilirdi. Ama bunun için AB’nin merkez bankası, komisyon ve parlamentosu gibi ulus üstü kurumların etkili, ikna edici ve güven verici olması gerekirdi. Oysa sokaklardan, politik arenaya dek algılanan egemenliğin Almanya’ya teslim edildiğiydi. Doğrusu bu iddiayı destekleyecek o kadar çok görüntü, olay, olgu yaşandı ki, karşıt bir söylem geliştirmek pek mümkün olmadı. Demek ki AB’nin felsefi ve oluşum şartlarının yeniden masaya yatırılması gerekiyor. Aslında bunun yapacak kapasite de mevcut. Ama asıl sorun dışarıdan kaynaklanıyor. Rusya ve ABD faktörü var ve bunun ne olduğu az çok biliniyor. Bana göre şimdi asıl sorun kaynağı ve AB’yi parçalayan Çin’dir. Bu da ayrı bir analiz konusu olarak önümüzde duruyor.

EHMED PELDA / Ekonomist-Yazar