SİDAR DERSİM

NATO üyesi 28 ülkenin devlet ve hükümet başkanları, 24-25 Mayıs’ta 1.1 Milyar Euro’ya mal olan yeni karargahta bir araya geldi. Mevcut sorunlar ve geleceğe ilişkin perspektifler göz önüne alındığında NATO üyeleri açısından bu zirve, büyük önem taşıyordu. NATO, üyelerinin bir çoğu DAİŞ’e karşı kurulan Uluslararası Koalisyon’da yer almasına rağmen kurumsal olarak da bundan sonra ABD öncülüğündeki Koalisyon’a dahil olacağını duyurdu. 

Zirve öncesi NATO’nun Avrupalı üyeleri, Kırım ve Ukrayna sorunlarından dolayı Rusya’nın, üstelik 'NATO’nun modası geçmiş', 'Cehennem çukuru Brüksel' gibi söylemleriyle ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı altındaydı.  

NATO içinde ordusu olmayan ve Atlantik’in uzak bir yerinde kendi kendine takılan İzlanda, belki bu baskıları üzerinde hissetmeyebilir ama Afganistan’da NATO bünyesinde askeri gücü olan AB’nin lokomotifi Almanya, muhakkak ki, bu eleştirilere daha fazla kulak kabartacak. Hakeza İngiltere ve Fransa da öyle. Yine DAİŞ’in son iki yıldan beri Avrupa’daki saldırıları, üyeleri açısından NATO zirvesini önemli kılıyordu. 

Türkiye’nin pozisyonuna, NATO’daki durumuna ve ortakları arasındaki ilişkilerine de özel olarak göz atmak gerekiyor. Kürtlere karşı soykırım politikalarını tamamlamak isteyen Erdoğan Türkiyesi, NATO içinde de güvenilmez ancak idare edilmesi gereken bir ortak durumunda. Batı’dan taviz koparmak için Rusya ile yaptığı flört, mültecileri sınırlara sürerek AB’yi dize getirme çabaları, Ortadoğu dışında DAİŞ terörünü Avrupa’ya ihracındaki payı… Tüm bunlar, Türkiye’yi güvenilmez bir ortak kılsa da ekonomik ve siyasi çıkarlar Türkiye’nin bu pozisyonunu görmezlikten gelmeyi birlikte getiriyor. 

15 Temmuz sonrası Türkiye’nin hiçbir normu dikkate almaması NATO’nun Brüksel’deki zirvesine bir şekilde yansıdı. İlk kez bir NATO zirvesinde Türkiye ve insan hakları ihlalleri aynı düzlemde konuşuldu. Çarşamba günü Erdoğan’a yönelik protestolar, HRW gibi küresel anlamda insan hakları ihlalleriyle ilgilenen insan hakları kurumlarından AB yetkililerine "Türkiye’ye daha fazla baskı yapın" çağrıları, bu zirvede ortaya çıkan ilklerdi. Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk’un "İşbirliği yapmamız gerektiği konusunu konuştuk. Erdoğan ile konuşmamızın merkezine insan hakları ihlallerini koydum" ifadeleri ise kendisine yönelik taleplere bir cevap niteliğindeydi. 


İncirlik krizi

Zirvede sonucu merakla beklenen bir diğer konu ise Almanya ile Türkiye arasındaki İncirlik kriziydi. Türkiye’nin Alman milletvekillerine İncirlik ziyareti için izin vermemesinden kaynaklanan bir kriz söz konusu. 

Aslında Alman medyası ve medyayı güvenli bulup da onun verdiği haberleri referans alan Alman kamuoyu, Erdoğan ve AKP şahsında Türk devletine notunu daha önce vermişti. Kamuoyu ve basın, Erdoğan’ı bir diktatör olarak niteliyor. Basında Erdoğan’a nefret, ters orantılı olarak kamuoyunda Kürtlere sempatiyi de getirdi. Ancak, Alman Hükümeti’nin ve özelde ise Almanya Başbakanı Angela Merkel’in bakış açısı ve yaklaşımı, basın ve kamuoyunun bakış açısıyla örtüşmedi. Merkel, her defasında devasa ekonomik ve siyasi çıkarlar uğruna artık bir sorun durumuna gelen Erdoğan ile yürümeyi tercih etti. Görünen o ki, Almanya burnunu tutarak da olsa Türkiye ile ilişkilerini sürdürecek. Erdoğan ise İncirlik sorunu çözülse bile farklı krizler yaratıp Almanya’dan daha fazla taviz koparmaya çalışacak. Tüm bunlar aynı zamanda Almanya’daki Kürtler ve demokratik kesimler açısından da farklı riskleri oluşturuyor. Örneğin bir hafta önce açıklama yapan Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Türkiye’nin Alman vekillerin ziyareti karşılığında ilticacıların iadesini istediğini söylemişti. NATO’nun iki önemli ortağı arasındaki krizin nereye evrileceği merak konusu. 


Silah yüklü gemiler

NATO toplantısının başladığı gün, Nijerya’da silah dolu bir Türk gemisine el konuldu. Bu silahların, DAİŞ’in Afrika versiyonu Boko Haram’a gittiğine dair iddialar ortaya atıldı. Bu iddianın büyük oranda doğru olduğu görülüyor. Aynı gün, Türkiye’de bir limandan Sudan’a hareket eden patlayıcı yüklü bir gemi ise Yunan Sahil Güvenliği tarafından durduruldu. Bu geminin Sudan’a gitmesi, aynı zamanda Sudan’ın Darfur bölgesinde işlediği soykırım suçlarına karşı BM ve AB’nin uyguladığı silah ambargosunun delinmesi anlamını taşıyor. 

AKP ve Fetullah Gülen Cemaati’nin Afrika’ya ilgisi biliniyor. Birbirini ısırıncaya kadar birlikte, daha sonra ise rekabet halinde, Afrika’da etki alanları yaratmaya çalıştılar. Ancak, NATO zirvesinin olduğu ve Erdoğan’ın Brüksel’de bulunduğu gün ortaya çıkan bu iki gemi, akıllara farklı soruları da getirmiyor değil. 

Gelinen aşamada ABD, DAİŞ’e karşı NATO’ya "safları sıklaştır" diyor. NATO, buna 24-25 Mayıs’taki zirvede olumlu cevap verdi. Türkiye himayesindeki DAİŞ ve benzeri çete örgütleri, arttırdıkları terör eylemleriyle Ortadoğu ve Batı için büyük tehdit olurken, YPG/YPJ’nin lokomotifi olduğu QSD güçleri Reqa önlerine dayandı. Reqa zaferinin çok büyük niteliksel gelişmeyi ortaya çıkaracağı muhakkak. DAİŞ, her darbe yediğinde ise inleme sesleri, Erdoğan ve AKP’den geliyor. Şengal ve Rojava’ya dönük Türk devletinin hava saldırılarınının nedenlerinden biri de DAİŞ’e rahat nefes aldırmaktı. Şu anda ise işgal ettiği Bab, Ezaz, Cerablus gibi alanlarda ayrıca Türkiye’de değişik kamplarda eğittiği çeteleri Kürtler ve Suriye halkları üzerine salıyor. 

Esneme özellikleri olmayan nesneler bir zorlanma karşısına kırılır. DAİŞ ve benzeri çete örgütleri söz konusu oldu mu, AKP ve Erdoğan yönetimindeki Türk devletinin esnemesini beklemek yerine, kırılmasını beklemek çok daha gerçekçi ve mantıklıdır. 

Tam da bu noktada NATO, kurumsal olarak çetelerle mücadelede yeni sayfa açmaya hazırlanırken, Türkiye’nin çetelerle olan bu ilişkileri konusunda nasıl bir tavır alacak? Fotoğrafı sağa sola bükmeden okuyabilecek mi? Yoksa bundan önce yaptığı görmemezlikten gelmeyi sürdürecek mi?

Tüm bunları biraz da zaman gösterecek.