Kadınların özgürlük talebi beş bin yıllık eril uygarlık tarihinde hep olmuştur. Bu talebin mücadelesi ve mücadelecileri de hep olmuştur. Analarımızın, nenelerimizin, onların analarının ve nenelerinin de kendilerine göre bir mücadelesi hep var olmuştur. Eril zihniyet ve inşa ettiği uygarlık sistemi karşısında kadının kendi çapında hep bir duruşu olmuştur. Zaten kadının ne aklı, ne bedeni, ne biyolojisi eril uygarlık sistemini kabul etmemiştir. Çünkü eril uygarlığa hakim olan akıl yapısı, zihniyet yapısı, tecavüz kültürü olarak nitelediğimiz gaspçı, mülkiyetçi kültürü, cinsiyetçi, ırkçı, ulusçu, milliyetçi, devletçi ve iktidarcı kültürü, aslında bir nevi kültürsüzlüğü, kadının kendi öz doğasına, öz aklına, duygusal zekasına hep yabancı ve kabul edilemez gelmiştir. Bunun için de eril uygarlığı hem kadının kendisi kabul etmemiş ve içine girmemiş, onunla uyum yakalayamamış hem de bu uygarlığın kendisi de kast ettiğimiz kişilikli kadını, kendi içine kabul etmemiş, dışlamış, dışında tutmuştur.

Kadına hep erkeğin mülkü olarak bakılmış, yine erkeğin mülkü olan çocuklarını doğurma ve büyütme aracı olarak bakılmıştır. Öyle ele alınmıştır. Bu pozisyona karşı Sümer mitolojisindeki İnnana şahsında, kadın önceleri savaşmış, direnmiş, kabul etmemiştir. Bu güçlü çatışma süreci tarihsel bulgulardan anlaşıldığı kadarıyla yaklaşık iki bin yıla yayılmıştır. Ancak daha sonraki Babil mitolojisindeki Tiamat şahsında direnen Tanrıça Kadın, son çırpınışlarını yaşamış ve Tanrı Marduk şahsında, iktidarı uğruna oğulun Anaya ihanet süreci başlamıştır. Tüm analitik gücünü ve avcı erkek yeteneklerini devreye sokarak, iktidarı uğruna Anası Tiamat’ı tuzağa düşüren oğul Marduk’un ihanet süreci başlamıştır. Vücudundan bir parça olarak kendisini doğuran ve büyüten Anasına ihanet edecek kadar, gözü kar ve iktidar hırsı bürümüş bir erkek tekel kültürü başlamış ve kadının sesi soluğu artık duyulamaz olmuştur.   
O günden bu güne toplumsal gücünü yitiren kadının, özgürlük haykırışı, oğulun ihanetine karşı yakarışı, mülkünde olduğu erkeğe karşı, akılları durduran direnişi, kendisine çizilmiş olan ev ve aile hapishanesinde kapalı ve sınırlı kalmıştır. Kürt Halk Önderi’nin de dediği gibi kadın daha sonraki süreçlerde, erkeğin egemen sistemine bazen inanmış gibi yapmış ama aslında inanmamıştır. Kabul eder gibi görünmüş ama aslında kabul etmemiştir. Tapınma ayinleri yapmış ama özde tapındığı şeyin anlamsızlığını derinden bir buhran gibi yaşamıştır. Hep krizli, hep stresli, hep gerilimli bir hayat sürmüştür. Adına hayat denecek bir yanı varsa tabii…
Beş bin yıllık uygarlık tarihi boyunca süren ev ve aile kurumlaşması içerisinde her kadın, işkenceli bir yaşama razı olmak zorunda bırakılmıştır. Bazen bu kaderi kabul etmemiş, ona zihinsel, psikolojik, bedensel, cinsel her açıdan sahip olmak isteyen koca-erkeğe karşı direnmiştir. Ancak ev ve aile hapishanesinin dışına çıkması yasaklanan kadının, koca-erkeğe karşı bu direnişi bireysel olmayı aşamamıştır. Özel Ev hapsine alınan kadının bireysel direnç göstermek dışında bir şansının olmadığı da anlaşılırdır zaten. Çünkü ev hapishanesindeki tek direniş yolu elbette zorunlu olarak tek kişilik karşı koyuş olacaktır.
Yaşam sınırlarının çizildiği ev ve aile ortamında kendisini, kendisi dışında anlayacak ve destekleyecek tek bir kişi bulunmamıştır genellikle. Ona en fazla destek verebilmek için çırpınan, ya bu kadının anası, ya kız kardeşi olur ki, bunlar da aynı kaderi paylaşan ve aynı korkuyu büyüten bir hakikatin mahkumudur genellikle. Bireysel dirençler ise tahmin edileceği ve bilineceği gibi hep bastırılmış ve katledilmiştir. Çünkü arkasında onu savunacak başka örgütlü bir gücü son yüzyıla kadar olmamıştır. Karşı gelmenin, karşı çıkışın ve tek başına direnişin sahibi olan ve tarihe adını yazdıramayan bu kadınlar, mülkiyetinde bulundukları koca-erkek tarafından ya fiziki işkenceye, ya psikolojik şiddete veya evlilik içi tecavüze maruz kalmışlardır.
 (Haftaya devam edecek)...