Türkiye’de yeni anayasa konusu yeniden gündemleşti. Başbakan Erdoğan referanduma götürme imkanı bulursak yeni anayasayı birkaç ay içinde tamamlarız deyince tartışmalar arttı. Kuşkusuz ne kadar erken yeni bir anayasa yapılırsa o kadar iyi olur. Ancak netleşmiştir ki AKP yeni bir anayasa yapmak istemiyor. Özellikle Kürtler ve BDP’ye kendi düşündüğü anayasayı dayatmaya çalışıyor. Anlaşılıyor ki böyle bir anayasa oldu bittiyle Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve İmralı’ya da dayatılmak isteniyor. Kuşkusuz bu dayatmanın bir tarafı da CHP olacak. Daha doğrusu CHP ile ittifak içinde Kürtlere siyasi sömürgecilik ve kültürel soykırımın yeni hukuk zemini kabul ettirilmek istenecek. Ancak AKP’nin düşündüğünü Kürtlere kabul ettirmesi mümkün olmadığı gibi, CHP’ye de kabul etmesi zordur. Zaten MHP en aza razı etme oyuncusu olduğu için Kürtler üzerindeki yeni soykırımcı anayasa sistemine de hayır diyecektir. Türk devleti bir özel savaş sistemidir. MHP ise bu sistemin kaba gücünü gösteren açık yüzüdür.

AKP şimdi yeni bir anayasal vatandaşlık tanımı hazırlıyormuş. Bunu yeni anayasada formüle edecekmiş. Basına yansıdığı kadarıyla Demirel’in yıllardır dillendirdiği anayasal vatandaşlığın bir benzeridir. Zaten inkarcı tüm anayasalar inkarcılığın teorisi ve temeli olarak bu vatandaşlık kavramını esas almışlardır. Başbakan’ın “Kürtler bu memlekette her şey oluyor” sözü, işte bu zihniyettekilerin anayasal vatandaşlık kavramıdır. Bu anayasal vatandaşlık kavramı Kürt-Türk ayrımı yok, herkes kanun karşısında eşittir argümanına dayanıyor. Doğrudur, Türkiye tarihinde vatandaş olarak bir ayrım yoktur. Zaten bu ayrımı gözetmeme kültürel soykırımın temelidir. Eğer Kürt kimliği de bir madde de olsa kabul edilseydi o zaman bu kavramın anlamı olurdu.
Bu açıdan kimliklere nötr anayasal vatandaşlık kavramı bir tuzaktır. Daha önceki anayasal vatandaşlık kavramları da böyleydi. Kültürel soykırımın esası da inkarcılığın esası da buna dayanıyordu. Vatandaşlık kavramı Türklere ait kavram değildi; kökleri ne olursa olsun bu anayasal vatandaşlıkla eşit olunduğu iddia ediliyordu. Anayasa ise Türklüğü esas aldığından bu vatandaşlık kavramı Demirel’in “herkes kanun karşısında eşittir, herkes milletvekili ve bakan olabiliyor” demesinin temeli oluyordu. Kanun karşısında eşitlikle herkes Türklük potasında eritiliyordu. Son zamanlarda Demirel’in eskiden söylediklerinin aynısını Tayyip Erdoğan söylüyor. Demirel tek millet, tek vatan, tek devlet, tek bayrak vurgusunu yapmaya Erdoğan kadar ihtiyaç duymazdı. Tayyip Erdoğan ise bu kuramın çöktüğünü, zayıfladığını görerek bu kavramı yeniden kabul ettirmek için tek, tek, tek diyor. Erdoğan Kürtler açısından tarihte tek tekçi Başbakan olarak anılacaktır.
Bazı gazeteler BDP’nin AKP’nin anayasal vatandaşlık tanımına yaklaştığını yazıyor. Son zamanlardaki yalan haber ve bilgilendirmenin bir benzerini de bu konuda görüyoruz. Çünkü BDP bir maddede de olsa Kürtlükten söz etmeyen bir anayasanın vatandaşlık tanımının ne olursa olsun eski vatandaşlık tanımlanmasının bir benzeri olduğunu bilir. Eskisi gibi anayasada Türklüğe fazla vurgu yapılmasa da böyle olduğunu görür. Çünkü sorun anayasada Türklüğe eskisinden az vurgu yapılması ya da yapılmaması değildir; sorun, Türklüğün hakim kimlik olmasıdır.
Türklüğün baskın kimlik olarak ayrıcalığını sürdürdüğü Türkiye’de vatandaşlıkta Türklüğe değinmiyoruz, Türklük tanımını değiştiriyoruz denilerek inkarcılığı ve asimilasyonu kaldırıyoruz denilemez. Türkiye gibi kültürel soykırımın bir devlet stratejisi olarak benimsendiği ve çok boyutlu olduğu bir ülkede Kürt kimliğini açıkça kabul etmeden kültürel soykırımdan vazgeçilmiş olunmaz. Anayasanın bir maddesinde mutlaka Kürtlerin ulusal varlığından söz etmek şarttır. Kürt inkarcılığı böylece aşılırsa o zaman genel bir vatandaşlık kavramı doğru olur ve anlam kazanır. Kuşkusuz bu da yetmez. Türkiye’de toplumların ya da bölgelerin kendi kendini yöneteceği bir demokratik sistem gerekir. Buna Demokratik Özerklik denmektedir. Böyle bir demokratik sistemde bölgenin ve toplumların ekonomik özerkliğinin olması da gerekir. Çünkü günümüzde toplumlar merkezi devlet tarafından ekonomik bağımlılık altında tutuluyor. Ekonomik imkanlar toplumları istediği gibi yönetmenin ve güdümlemenin aracı yapılmaktadır. Anadilde eğitim ise hiçbir biçimde tartışılmayacak bir haktır. Anayasa eğer bu zihniyetle yapılırsa demokratik olabilir.
Eğer Türk devleti inkarcılık ve asimilasyondan vazgeçmişse neden Kürt kimliğinin anayasaya konmasından çekinsin. Eğer bir toplumun ulusal kimliğini ve varlığını tanıyorsa Kürtlerin vatanına Kürdistan denilmesine neden korkulsun. Bugün hala Kürdistan kavramından korkuluyorsa inkar ve asimilasyonun bırakıldığından kim söz edebilir. Bir dilin varlığını tanımak anadilde eğitimini tanımla olur, yoksa zaman yayılmış soykırım politikası izlenmiş olur.
Kürtlerin varlığını ve özgürlüğünü kabul etmeyen bir anayasa hiçbir biçimde yeni olmaz. Yeni anayasa olmasının tek koşulu budur. Çünkü diğer demokratikleşme sorunları da ancak Kürtlerin varlığı ve özgürlüğü tanınırsa çözülür. Kuşkusuz Alevilerin kimliğini ve ibadet özgürlüğünü tanımak da demokratikleşmenin temel şartlarındandır. Eğer Kürt inkarcılığı bırakılırsa, özgürlüğü tanınırsa bu demokratik zihniyete ulaşmak anlamına gelir. Böyle bir zihniyetle de kimliği, hakları ve ibadet özgürlüğü de tanınır. Bu iki temel demokratikleşme sorunları çözüldüğünde diğer tüm demokratikleşme sorunları da çorap söküğü gibi çözülür.
AKP mevcut durumda demokratikleşme zihniyetine sahip değildir. Bu nedenle Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarını çözmüyor. Çözeceği gibi bir hava yaratarak toplumu ve demokrasi güçlerini oyalıyor. Son zamanlarda yaptığı budur. Kürt sorununda bir şeyler olacağı propagandası yapıyor. Böylece ayları, yılları kotaracağını sanıyor. Bu da AKP’nin yeni tarzı oluyor. Sorunları çözme yerine, çözeceği beklentisi yaratmak! Ancak Kürt halkı artık bu tür şeyleri ciddiye almıyor. BDP eş başkanının deyimiyle lafla peynir gemisi yürümüyor.