
10 Ekim tarihinde Ankara’da IŞİD’in yaptığı katliamda en az 102 kişi yaşamını yitirdi. Barış için birçok kentten yola çıkan barış girişimcilerine yönelik bu katliama da önce gizlilik kararı, ardından yayın yasağı getirildi. Yayın yasağı kaldırıldıktan sonra açığa çıkan bilgi ve belgelerde IŞİD bombacılarının adım adım takip edildiği de ortaya çıktı.
Bu katliam önlenebilir miydi? Açığa çıkan bu bilgi ve belgeleri gören herkesin genel kanaati bunun önlenebileceği yönündeydi. Ve üstelik Diyarbakır ve Suruç bombalamaları soruşturmasında konulan yasaklar nedeniyle bu dosyalardaki soruşturmaların hangi aşamada olduğu da bilinmiyor.
Haziran ayından bu yana gerçekleştirilen üç katliam girişiminin de Kürtlere ve barış isteyen demokrasi güçlerine karşı yapıldığı biliniyor. Fakat ne hikmetse bu olayda ihmali olanlar hakkında bugüne kadar ne işlem yapıldığı ise bilinmiyor. Başbakan Davutoğlu kendisine yönelik eleştirilere cevap verirken, canlı bombaların eylem öncesinde yakalanması durumunda eylemi gerçekleştiremedikleri için herhangi bir suç unsuru oluşmadığından serbest bırakıldıklarına da dikkat çekiyor. Üstelik ailelerin ihbarlarına rağmen bu üç katliamda ismi geçenlere yönelik tedbirlerin yeterli düzeyde alınmadığı da görülüyor.
Diğer yandan ise bir televizyon kanalında yaptığı açıklamaların üzerinden bir hafta geçmeden Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi hakkında, “Türkiye içinde saklandığı” gerekçesiyle yakalama kararı çıkartılıyor. Diyarbakır Barosu’nda yakalama kararına istinaden gözaltı işlemi yapılarak İstanbul’da medya linçi üzerinden mahkemeye çıkarılıyor. Yapılan bu işlemle, Diyarbakır Barosu’na, avukatlara ve toplumun iktidarla aynı düşünmeyen tüm kesimlerine gözdağı verilmek isteniyor. Tıpkı 90’lı yıllar gibi.
Bu ülkenin koca çınarı olarak bilinen Yaşar Kemal, Alman Der Spigel Dergisi’ne Kürt sorunu nedeniyle verdiği demeç için, Ahmet Altan yine “Atakürt” yazısı nedeniyle DGM’lerde yargılanmıştı. Yine gazeteciler, yazarlar, aydınlar, siyasetçiler düşüncelerini açıkladıkları yada yazdıkları nedeniyle bu tür yargılamalara maruz kalmışlardı. Onlarca yazar, gazeteci, siyasetçi bu konuda bedel ödemişti.
Türkiye’nin AB yolunda demokratikleşme konusunda attığı adımların ne kadar yaşam bulduğunun ölçütü de bu tür olaylardır. Düşünce ve ifade özgürlüğü, demokratikleşme konusunda atılan adımların ve yasal düzenlemelerin de turnusol kağıdıdır.
Son 3-4 yıldır medyaya yönelik baskılar, gazetecilerin işten çıkarılması ve düşüncelerini açıklayanlar ve yazanlar üzerinde oluşturulan baskılar yeni dönem siyasetinin de ipuçlarını veriyor. Üstelik Tahir Elçi’ye bu yapılanları havuz medyası görmezden gelirken, HDP ve CHP milletvekillerinin Tahir Elçi’ye destek vermesini de eleştiren haber ve yorumlara yer veriyor. Bugün iktidara sahiplenen medya organlarının AKP iktidarı öncesinde nasıl, ötekileştirildiklerini, engellendiklerinin de tanığıyız. Ama onlar o gün yaşadıklarını unutarak, egemen medyadan, daha egemen bir pozisyona geldiler. Kendilerinden olmayan herkesi ötekileştiren bir politikayı, her yol mübahtır anlayışıyla yürütüyorlar. Ama şunu unutmasınlar Demokrasi ve özgürlük iktidarlara endeksli değildir. İnsanca yaşam için,onurlu bir yaşam için her iktidar döneminde hava kadar, su kadar gereklidir.