Ankara bir türlü halkına güvenmeyi ve özgürlükleri sindirmeyi kabullenemedi. Kim güç ve iktidar oluyorsa Türkiye’yi istediği gibi yönetmek ve dizayn etmek istiyor. Bunun tarihsel ve devletsel gelenekle sıkı bir bağı var. Siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmişlik düzeyi yetersiz ve çarpık olunca sonuç olarak karşımıza baskıcı ve ceberrut bir devlet ve siyaset anlayışı olarak çıkıyor. Türkiye ne kadar değişim sancıları çekse ve uluslararası koşullar ne kadar uygun olursa olsun, bu gelenek onu sürekli geri çekiyor. Ülke sürekli zaman ve boşuna efor harcıyor.
Türkiye hızla bir değişim sürecine girdi. Bölge ve dünya şartları değişti. Kürtler direnişleriyle tarih sahnesine çıktılar. Ordu Kürtlere karşı olan savaşı kaybetti. Darbe yapmak için dış koşullar ve destekleri kalmadı. Partilerin çoğu yıprandı. Bu değişim isteğinin ve koşullarının olgunlaştığı ortamda AKP ortaya çıktı ve üç dönem seçimleri kazanarak iktidar oldu. Beklentiler AKP’nin bu değişim isteğini, iç ve dış rüzgarı arkasına alarak Türkiye’yi reformlarla demokratikleştirerek Kürt sorununu çözeceği yönündeydi.
AKP bu beklentileri boşa çıkardı. Devleti ele geçirdikçe reformları ve demokratikleşmeyi bir kenara bıraktı. Hızla kendini Kürtlerle savaş pozisyonuna çekti. Bir nevi İttihak ve Terakki’nin güncelleşmesiyle karşılaştık. İttihak ve Terakki Osmanlı’nın dağıldığını görünce Türkçü ve ırkçı bir çizgi doğrultusunda Anadolu ve Mezopotamya’daki halkları ve kültürleri yoketmeyi önüne koydu. Anadolu’nun nasıl yıkıma ve kültürler mezarlığına döndüğünü gördük.
AKP de bu zihniyetle hareket etmektedir. Kemalizmle her hangi bir kopuşu yaşamış değildir. Kemalizmin onları geri çekmesine, iktidarı teslim etmemesine tepkiliydiler. Şimdi bu tepki ve çelişkileri de kalmamıştır. Irkçı ve tekçi zihniyeti aşmamışlardır. Aşsalardı bu gün Kürtlerle topyekün bir savaş içinde olmazlardı. Kürtlerin anadilleriyle eğitim görme haklarına karşı çıkmazlardı. Kürtlerin kimlik haklarına sınır koymazlardı.
Kemalizmle tepki ve çelişkilerinin kalmadığını Uludere katliamında gördük. Başbakan bu katliamdan yirmi dört saat sonra ancak basının karşısına çıkmış ve genelkurmay başkanına teşekkürlerini bildirmiştir. Kürt halkından bir özür dilemeye tenezzül etmemiştir. Aynı başbakan ve partisi Rauf Denktaş gibi ırkçı ve kontrgerillacıyı ulusal kahraman ve Türk büyüğü ilan etmiştir!
Orduyu denetimine aldıktan sonra onlarla da ilgili çelişkileri kalmamıştır. Tüm yandaş ve Fethullahçı basın cansiperane orduyu savunmaya ve toz kondurmamaya çalışmıştır. Ordunun aylarca Güney Kürdistan’ı ve Kandil’i bombalamasına emir ve destek vermişlerdir. Topyekün savaş karar ve icraatına Fethullah Gülen dahil tüm çevreleri dahil edilmiştir.
AKP, İttihak ve Terakki gibi taze bir güç olarak devreye girmiş, aldığı iç ve dış desteklerle kendine aşırı güvenerek Kürt hareketlerini yeneceğini hesaplayıp saldırıya geçmiştir. Gerilla güçlerinden legal alana kadar kendini Kürt olarak tanımlayan ve destek veren her kurumu ve kesimi hedeflemişlerdir. İmralı’yı yasaları da çiğneyerek tecride alıp devre dışı bırakmaya çalışıyorlar. KCK adı altında Kürtlerin bütün yasal kazanımlarını ve politik birikimini yoketmeyi sürdürüyorlar. Anti-demokratik yasaları değiştirme yerine molotofu da silah statüsüne koyarak cezaları arttırmaya çalışıyorlar.
12 Eylül’ün askeri mahkemeleri idam ve müebbet verdikleri insanların mal varlıklarına el koymadı. AKP’nin özel mahkemeleri bunu da yaptı. Sürgünde Kürt parlamentosu davasında yargılanan Serhat Bucak, Haydar Işık, Zübeyir Aydar gibi bilinen aydın ve politikacıların mal varlıklarına el konuldu.
Bütün bu baskı, tutuklama ve katliamların amacı Kürt siyasi dünyasının doğal gelişimine müdahale ederek çarpıtmak ve Ankara’nın güdümüne ve müdahalesine açık hale getirmektir. Kürt siyasetini ve kurumlaşmasını tasfiye etmek, yozlaştırmak deyim yerinde ise piçleştirerek tanınmaz hale getirmektir. Ankara Kürtler üzerinde mühendislik oyunlarından bir türlü vazgeçmiyor. Onlarla oturup uygarca konuşup çözmek yerine onlara diz çöktürme, saptırma ve devre dışı bırakmaya devam diyor.
***
Kemal Burkay ve AKP’nin Kürt ayağı
Kemal Burkay’ın Türkiye’ye dönmesi ve siyaset tarzına dönük çok şey söylenebilir. Yer darlığı nedeniyle kısa bir kaç şey söylemek gerekiyor. Bu şahsın Kürt siyasi çevreleri ve örgütleriyle görüşerek, anlaşarak dönmesi ve bir ulusal cephede yer alması gerekirdi. Otuz yıl sürgünde kalmış bir Kürt aydını ve politikacısına yakışan ve doğru olan buydu. Ancak o AKP ile ilişkiler üzeri Türkiye’ye döndü. Fethullahçı ve yandaş basın kuruluşları önüne mikrofonu uzattıklarında kendi politikalarını ve çözüm önerilerini sunmak yerine bir adaya kapatılmış ve yaşamı tehlike altında olan sayın Öcalan aleyhinde döktürmeye devam ediyor.
Kemal Burkay sayın Öcalan ve PKK hakkında yeni bir şey söylüyor mu? Hayır. Bilinen ve bayatlamış iddalarını Türklere pazarlıyor. Kendisi Avrupa’da otuz yıl kaldı. Sıfırı tüketti. En yakın arkadaşlarını bile yanında tutamadı. Silahlı mücadeleye güç getiremediği gibi siyasal mücadele alanında da varlık gösteremedi. Liderlik vasıfların sergileyemedi. Kürdistan ve Kürtler çok değişti. Kürtlerin onbinlerce şehidi var. Onlarca kurumu ve binlerce kadrosu var. Sayın Öcalan’ın onlarca kitabı ve büyük bir fikriyatı var. Arkasında milyonlarca kitlesi var. Bunlar yokmuş gibi ‘PKK’yi MİT kurdu, Öcalan’ı Egenekon yönlendirdi, Suriye’nin kontrolündeydi’ demek derin bir düşmanlık ve psikolojik savaş dilidir.
Eğer K. Burkay kendisini bir aydın veya politikacı olarak tanımlıyorsa zorda olan sayın Öcalan’a sahip çıkması gerekirdi. Bir Kürt olarak Öcalan’a yapılanlar gururuna dokunmalıydı. Kendisi hapiste olsaydı herhalde sayın Öcalan kanal kanal gezip onun yaptığı gibi kendisini itibarsızlaştırmaya ve gözden düşürmeye, üzerindeki baskıları meşrulaştırmaya çalışmazdı.
Burkay bunları niye yapıyor? Burkay bir rol almış onu oynuyor. Öcalan boşuna aylardır izole edilmiyor. Bu topyekün savaşın Kürt ayağı olmadan hükümetin sonuç alması mümkün değil. Bu ayağın payandalarından bir de görüldüğü kadarıyla K. Burkay ve onun gibileridir. Onların önünü açmak içinde Öcalan’ın sesini kesmek ve kitlesini dağıtmak gerekiyor. Özcesi taşlar bağlanmış, köpekler salınmış!