Erdem Gül ve Can Dündar'ın itirazı üzerine Anayasa Mahkemesi'nin tutuklanmalarına ilişkin verdiği hak ihlali kararı ile iki gazetecinin serbest kalması çok iyi bir haber. Ancak sadece iyi bir haber, bir gelişme ya da yakın zamanda ortaya çıkacak olumlu birtakım gelişmelerin habercisi değil. Elbette bu olması gereken, çok da gecikmiş bir karar. “Hukuk” demokratikleşemeyen sistemlerde kolaylıkla boy gösteren otoriter iktidarların elinde bir şiddet aygıtına dönüşebiliyor. Oysa yasama, yürütme ve yargının bağımsızlığı demokrasinizin iç açılarıdır. Bu açıların oluşturduğu alan özgürlük alanınızdır. Buradan edindiğiniz hak ve hürriyetler işte o özgürlük alanının koruması altındadır.

AKP gibi “Hukuku” araçsallaştıran iktidarlar ise bu yolla uyguladıkları şiddeti bir idari tasarruf olarak içselleştirmiş durumdalar. Özellikle iktidarı elinde tutanların, hırsızlık, rüşvet, adam kayırma vb. kişisel suçları da ortalığa saçıldı mı muhaliflerini bastırmak için bu aygıta sıklıkla başvurdukları malumunuz.

Her iki gazetecinin hakkında açılan "casusluk" davasının da Erdoğan'ın yakayı ele verdiği suç üstüleri perdelemek için olduğu açık. Erdoğan'ın bizzat şikayetçi olduğu davanın, hukuki hiçbir dayanağının olmadığını da biliyoruz. Bunu yargılayanlar kadar yargılananlar da biliyor. Haklı olarak her iki gazetecinin ilk sorgularından itibaren savunmalarını üzerine inşa ettikleri esasta bu oldu. Davanın siyasi bir dava olduğu. Bu tutuklamalarda gazetecilerin muadillerine yönelik bir gözdağı da yok değildi elbette.

Erdoğan’ın başından itibaren direkt Can Dündar’ı hedef alan tehditleri de hatırlandığında doğası gereği üzerinde tartışılan dava dosyası hakkında alınacak her kararın siyasi sonuçları olacaktı (Nitekim Erdoğan’ın karara ilişkin “Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum” tepkisi de bunu kanıtladı). Davaya ilk bakan Anayasa Mahkemesi birinci bölümü de işte bunu bildiği için raportörlerin “tutuklamalarda hak ihlali var” açık görüşüne rağmen hukuki olmadığını bildiği bu dava hakkında tek başına karar vermek yerine, bu sorumluluğu Genel Kurula bıraktı.

Bilindiği gibi Genel Kurul da 12’ye 3 oyla gazetecilerin serbest bırakılmasının önünü açan tutuklamalarda hak ihlali olduğuna hükmetti. Bu karara ilk karşı tepki, havuz medyası olarak adlandırılan cenahtan geldi. Hep bir ağızdan iç dengelerini bizden çok daha iyi bildikleri Anayasa Mahkemesi içindeki Erdoğan karşıtlarının bir tavrı olarak değerlendirdiler bu kararı. Yani onlar da davanın hukuki değil siyasi bir dava olduğu konusunda hemfikirdiler.

Tüm bunlara karşın Gül ve Dündar’ın tahliye kararını bekledikleri sırada, avukatları aracılığı ile dışarıya yolladıkları mesajın, "Ankara'da hakimler var" olması manidardı. Sadece aynı Anayasa Mahkemesi yargıçlarının çoğu çocuk 34 akrabaları Türk savaş uçaklarınca katledilen Roboskililerin başvurusunu hem de aynı gün reddettiği için değil (Hoş mahkemenin Roboskiler’in başvurusunu reddetmesi AYM’nin Kürt sorunu konusunda da hukuki değil siyasi bir tavır içinde olduğunu bir daha kanıtladı). Aylardır hukuksuz sokağa çıkma yasakları ile abluka altında tutulan Kürdistan’ın şehirlerinde, kasabalarında yüzlerce insanın devlet güçleri tarafından katledilmesine sessiz kaldıkları için de değil. Ya da siyasi iktidar göz göre göre ülkeyi bir savaşa sürüklerken sessiz kaldıkları için de değil. Gül ve Dündar’ın bilerek ya da bilmeyerek siyasi bir davada, hakim üstünlüğüne vurgu yaparak hedef saptırdıkları için manidardı.

Kendimizi de başkalarını da kandırmayalım. Ne Ankara'da ne de bu devletin başka bir yerinde hukuk da yok yargıç da yok. Hiç bir zaman da olmadı. Çünkü bu devlet hiçbir zaman demokratik bir hukuk devleti olamadı. Hiçbir döneminde de olmak için çaba sarf etmedi. 

Hukuk adı altında TC'nin mahfillerinde hakim kararlarına da yansıyan güç odaklarının iktidar kavgaları oldu, olmaya da devam ediyor. Lime lime olmuş bu demokrasi yoksunu gerici laik cumhuriyeti “bir hukuk devletiymiş” gibi kutsayarak yeniden yeniden üretmenin halklarımıza bir faydası yok. 

Salt AKP karşıtlığından beslenen muhalefet yerine ciddi bir sistem eleştirisi olsaydı diye bekliyor insan. Oysa Dündar’ın ısrarla vurguladığı “olup biten karşısında hiç öfke duymadım” ifadesi de eleştirisinin AKP ile sınırlı olduğu, sistemle bir sorunu olmadığı mesajını içeriyor. “Ankara’da yargıçlar var” da işte bunun ifadesi. 

Oysa çok iyi biliyoruz ki Ankara’da hukuk da yargıçlar da  olmadığı için Kürdistan’da çok büyük bir katliam sürüyor. Cerrattepeliler bu yüzden ülkeyi parsel parsel satan iktidar karşısında direniyor. Bu yüzden Kürdistan’da gazeteciler ortadan kayboluyor. 

Yakılan bedeni günler sonra teşhis edilebilen, katliamın en yakın tanıklarından Azadiya Welat Gazetesi yazı işleri müdürü Rohat Aktaş, “Ankara’da hakimler var” açıklamasını duysa nasıl bir haber yapardı? Kendisini de ateşe veren katliama tanıklık eden bir gazeteci olarak ne derdi?

Rohat’ın yanmış bedeni seyyar bir adli tıp ünitesinde teşhis edilebildi ancak. Bu topraklarda bazı gazeteciler için yargıçlar varsa başka gazeteciler için o yargıçların korumasındaki cellatlar var.