2 Temmuz’u hatırlıyorum. Kara haber İstanbul’a ulaştığında acıyla karışan isyan, yüz binleri sokağa dökmüştü. Bu kadar insanı yan yana aynı acıyla yanarken ikinci görüşümdü. O anın kaosu planın bütününü görmeyi zorlaştırsa da, kısa zamanda anlaşıldı ki; Sivas’ta yakanlar (ki ne devlet bunun dışında ne bizzat emredenler ne de koruma zırhına destek verenler), tepkilerini göstermek üzere sokağa çıkan insanların üzerine bir de kurşun yağdırdıklarında, ne yaptıklarını iyi biliyorlardı.

Sadece topluma korku salmak ya da Alevileri, aydınları yok etmek değildi dertleri. Bu katliamla sönmek bilmez bir düşmanlık üfleyeceklerdi Alevilere, Sünnilere. Daha önce Maraş’ta, Çorum’da, Malatya’da da yapmışlardı, biliyorlardı, gerisi gelirdi bir şekilde. Bu düşmanlık, aman vermez ayrılıklara yol açacak ve yakanlar, toplumun korkularını, inançlarını istismar ederek kendilerine yol açacaklardı.  
Şimdiye bakıp, o günden bugüne laiklik ve şeriat üzerinden koparılan fırtınaları hatırladığımda, o gün Madımak Oteli’nin önünde elinde kibrit vahşi ölüm dansını edenlerin “şeriat gelecek, zulüm bitecek” nidalarına daha derin bir anlam vermek gerektiğini anlamayan kalmamıştır herhalde diye düşünüyorum.
Denir ya “iktidarın, devletin oyunları bunlar”. Bu acıların hayatımıza kendiliğinden dahil olmadıkları bir gerçek. Ancak ölümün soğukluğu, katliamın vahşiliği düşünce insanlığımızın üzerine, yangın oyun olmaktan çıkıp vahşilik, canilik, insanlık düşmanlığı haline geliyor o anda ve bu da başka bir gerçek.
Bu ülke tarihi ve toplumsal vicdan katliamlarla hem karalıdır hem yaralıdır ne yazık ki. Ve tüm katliamlar başı ile sonu ile ortak özellikler taşırlar. En önemlisi derin toplumsal acılar, korkular, ayrışmalar, düşmanlıklar yaratmış olmalarıdır. Hepsinin içinde ve her aşamasında devlet faktörü önem arz eder. Ve hepsi planlıdır.
Bu yüzden, ne toplumda ne devlette pişmanlık ya da temizlenme davranışı olmamıştır bugüne kadar. Bu kadar katliam, bu kadar faili meçhul cinayet, bu kadar gözaltında kayıp olup da yargısında insanlığa karşı suç dosyası bulunmayan bir devlettir sözünü ettiğimiz. Ne yüzleşmeye ne hesap vermeye yanaşır katiller. İşlenen onca insanlığa karşı suç öylece kalıverir ortada. Ne faili vardır, ne cezası. Sıkıştıkları yerde zamanaşımından düşürüverirler dosyaları, kurtulurlar.
Bu yüzden barışma da yaşanamaz. Böylece süreklileşen düşmanlıklar ve ayrışmalar yönetir hayatımızı. Yönetenler ne zaman bu düşmanlığı harlamak isteseler “şeriat isterük”leri, “Kürtler’e ölüm”leri, “komünistler Moskova’ya”ları salar ortaya. Gerisi kendiliğinden(!) gelir.
2 Temmuz böylesine büyük bir acı ve isyanla ikinci karşılaşmamdı. İlki Uğur Mumcu’nun ardından olmuştu. Yüz binler İstanbul’dan Ankara’ya yol etmişlerdi kendilerini. Sanki yağmur bile akan gözyaşlarına düşman olmuş, seline katıp yok edivermişti saniyesinde.
Ne 2 Temmuz ne Mumcu için, hesap sormuş olmanın huzuru yok içimizde.
Ancak bu yıl Madımak Oteli’nin önünde çok anlamlı, içime bir nebze su serpen bir buluşma oldu. Umutlandım. Roboskî’den, Soma’dan, Gazi’den, Gezi’den, dört bir yandan gelen, devletin zulmüne uğramış acılı insanlar Sivas’talardı. Tam da devletin, tam da düşmanlıklardan beslenenlerin, tam da toplumun ayrıştırılması üzerinden siyaset yapanların istemedikleri gibi, bir arada, dayanışma içindelerdi. Yakanlara inat, birbirlerinin acılarına sarılıp ortak isyanı büyütmeye gelmişlerdi. Bu anlamlı birlikteliğe çok anlamlı bir katkı da Cumhurbaşkanı Adayı Selahattin Demirtaş’tan geldi. Bu anlamlı buluşma, hele de devamı getirilebilirse, yakanlarda daha çok huzursuzluk yaratacak diyebiliriz şimdiden.