ZABEL MİRKAN

Yönetmen ve akademisyen Emin Alper “Tepenin Ardı” ve “Abluka”dan sonraki üçüncü filmi “Kız Kardeşler” ile izleyiciyle buluştu. Kimilerine göre bugüne dek Alper’in imza attığı en iyi yapım olan Kız Kardeşler, tam anlamıyla bir “kız kardeşlik” hikâyesi.

Berlin’de Altın Ayı için yarışan film, annelerini kaybettikten sonra farklı evlere besleme olarak gönderilen üç kız kardeş Reyhan, Nurhan ve Havva’nın hikâyesine odaklansa da yardımcı karakterlerin filme olan katkısı kusursuz. Eşini yitirmiş, yetişkin üç kız çocuğu olan Şevket, Reyhan’ın yarım akıllı kocası Veysel, başka bir kasabadan ziyarete gelen ve kızların besleme olarak onun evine gittikleri Doktor Necati. Köyün muhtarı ve köyün delisine ise eşkiya rolüyle Emin Alper eşlik ediyor.

Resimli bir kitap okur gibi

Türkiye, Yunanistan, Almanya ve Polonya ortak yapımı filmde kullanılan müzikler Yunan müzisyenler Giorgos-Nikos Papaioannu’ya ait. Müzik detayı mühim, çünkü işlenen konunun mekânı olan coğrafyayı daha bir anlamlı ve önemli kılmış müzik. Pastoral bir tabloyu izler gibi izliyorsunuz filmi bu sayede. Ya da resimli bir kitabı okur gibi. Çünkü bu filmde de gördük ki Emin Alper son derece iyi bir hikâye anlatıcısı.

Reyhan, Nurhan ve Havva’nın ilişkisine baktığımızda gördüğümüz ilk şey -tabii ki kardeşleri olanlar için- kardeşlik hukukunun ne kadar da evrensel olduğu. Bize çizilen bir “taşra” portresinden, bir köy evinden; en kentli, en beyaz insanın dahi anlayacağı bir kural koyuluyor önümüze: “En çok didiştiğin; ama yine en çok koruduğun kardeşindir.”

Reyhan baba evine dönen ilk ve en büyük kız, Nurhan sivri dilli ve köyün delisiyle arkadaş. Havva mı? Havva babasının kıymetlisi, muhtarın övgüsüne mazhar olan en sakinleri. Aralarındaki rekabet: Döndükleri bu fare deliğinden yeniden kurtulmak. Kardeşlerin fare deliğinden çıkıp gidecekleri ya da gitmeyi umdukları yer ise, ataerki ve sermayenin vücut bulmuş hâli olan Doktor Necati ve hakkında bazen iyi bazen ise kötü bahsedilen karısı Keriman. Reyhan’ın aklı havada ama sahici, Nurhan katı ve yer yer sinir bozucu, Havva ise tam bir melek. Filmde örülen en iyi şeylerden biri karakterlerin aralarında kurdukları bağ. Filmin bütününe yayılan ve erkek bir yönetmenin idare edemeyeceğini düşündüğünüz en kadınlara özgü sohbetler bile başarıyla kotarılmış. Çünkü muhtemelen Emin Alper bu diyaloglar için feminist bir orduyla çalışmış ve nitekim başarılı da olmuş.

Özene bezene yaratmış

Filmle ilgili diğer birkaç konuya da değinmek gerekirse; konu fare deliği odaklı olduğu için Alper’in seçimi de kapalı bir mekân olan ev. Evden dışarı çıktığı zamanlarda filmde vuku bulan huzursuzluk, diğer karakterlerin işini de zorlaştırmış. Örneğin nedeni hiç mi hiç anlaşılmayan, sadece bir yarım akıllının işi olarak anlatılmaya çalışılan ve yönetmenin “Nuri Bilge Ceylan’dan gördüm, ben de yapacağım,” dediği yer sofrası muhabbetinden sonra dış mekânda yaşanılan gerginlik seyirciye çok da aktarılamadı.

Hayatta kalma dürtüsü, her şeye rağmen süren kardeşlik bağı filmin ana çatısını oluştururken ve her bir kelimesiyle bizleri havada yakalasa da kötülerle olan ilişki ve dış mekânın verdiği güvende olmama hissi çok da verilemedi. Belki de dış mekânın gösterişli ve sonsuz derinliği, oyunculara ve hikâyeye çok da yer bırakmadı...

Hiçbir şekilde dramatik bir hatta sürüklenmeyen filmde, aksine mizah unsurları bol keseden kullanılmış. Seyiricisi ve seveni bol olan filme hakikatli bir resimli kitap gibi bakmak gerekiyor şimdi; çünkü Emin Alper bu hikâyeyi özene bezene yaratmış.