Derler ki Aziz Nesin’e Diyarbakır cezaevinde yapılan vahşet ve sadizmi anlattıklarında „haydi canım, olamaz böyle şey“ deyip inanmamış. Kürtler ve sol, yıllarca bu rejimin faşist olduğunu ama demokrat taklidi yapmayı medya ve kurumlar sayesinde çok iyi başardığını söyledi ama kimse inanmadı. Nasıl “taklidini yapmak”? Söz gelimi “Yangın Var” filmininin galasında bu filmi yaptıran esas meselenin ne olduğuna bile değinmeden herkes demokratik, “fikri hür, vicdanı hür” gibi davranmayı, kültür-sanat programlarına konuşarak İsveç ya da Hollanda standartlarında bir ülkeymişiz gibi yapmayı çok iyi başardı. Ödül törenleri, spor müsabakaları, sınavlar, bilimsel tartışmalar, televizyonlarda ve tiyatro sahnelerinde oynanan oyunlar ve gösterilen hayat, kısacası herşeyde herkesin özgür olduğu yanılsaması vardı. Öldüğünüzü dahi “iddia edemeyeceğiniz” kadar koyu ve profesyonel bir inkar rejimi vardı. Ağrı’da sahnelediği bir oyunda Nejat Uygur, oyunun bir yerinde “Kurmancî dizanî?”* deyince dakikalarca ayakta alkışlanmış, salon güvenliği tedirgin olmuştu. 

Katliam, vahşet, işkence ve şiddet dolu düzene tıpkı bugün tersi kampların yaptığı gibi muasır medeniyet, çağdaş uygarlık ya da modern Türkiye diyorlardı. Bugünlerde patron, bürokrat ve devlet yetkilisi olan ve hapisanelerdeyken yan hücrede tutulan İslamcı “sanıklar” da hak veriyordu ve “Allah için” ezildiğimize, dürüst insanlar olduğumuza ya da ülke için yararlanılabilecek “bazı fikirleri” olan “aydın” insanlar olduğumuza “şahitlik” ettiklerini söylüyorlardı. Bu düzenin üç beş tane mason tarafından yönetildiği ve mutlaka bir şeylerin değişmesi gerektiği gibi politik bir programdan ve sorun teşhisinden yoksun bir şeyler de sıralarlardı. Bu Hüda Par’ın kurucuları hariç çoğunluğu elbette hepimizin haklı olduğunu söylerdi.

Primo Levi, hayatının en zor günlerini geçirdiği Auschwitz Kampı’nda gördüklerini ve tanrıya olan inancını nasıl kaybettiğini anlatamamak yüzünden öldü. Soykırım anlatılabilir mi gerçekten? Öldüğünü ispat etmeye çalışmak bünyede nasıl yankılanır? Biz Kürtler mücadele etmek yerine tutup yaşadıklarımızı “iyi insanlara” anlatarak herkesi vicdana davet etsek acaba ne olurdu?

Yıllarca öldüğümüzü “iddia” ettik, “öne” ya da “ileri sürdük”. Ama kimseyi inandıramadık. İnanmanın politik olarak devletin vahşetine karşı çıkmak anlamına geleceğini bilenler de duymazdan geldi ama “uykudaki vicdan” hiç duymadı bizi. Yanlış anlaşılmasın, bize inanılmasını isteyip merhamet ya da destek talep etmek değil kastım, çok şükür direnen milyonlar sayesinde kimseyi ikna etmeye mecbur değiliz artık. Ama söz gelimi 15 Temmuz’da bir Türk askerinin kafasını kesen çember sakallı yobazın gelip laik, kemalist ya da açık giyindiği için kendisini de öldüreceğinden ağlayarak korkan genç kız, çok değil iki yıl önce Nuh Köklü adlı solcu gazetecinin yalnızca arkadaşlarıyla kar topu oynadığı sırada dükkanının camına “isabet eden” kar topuna sinirlenen esnaf tarafından vurularak öldürüldüğüne inanmazdı. Böyle bir şeyin olabileceğine inanmadı yurdum insanı. Sartre’nin dediği gibi ‘cehennem başkalarıydı’ hep. 

Silopili Taybet İnan adlı kadının polis kurşunuyla katledilmesinin ardından cenazesinin sokakta günlerce beklediğini, bir annenin öldürülen 10 yaşındaki Cemile Cizir Çağırga adlı çocuğunu cesedi kokmasın diye derin dondurucuya koyduğunu, bebeklerin, 82 yaşındaki dedelerin, oğulların ve kızların kurşunlanarak katledildiğine inanmadı.

Bugün Cinayet ve katliam öylesine boyut ve türev kazanmış durumda ki kedi kulübesi yaptığı için “mütedeyyin insanlar” tarafından öldürülen, şort giydiği için otobüste tekmelenen, tecavüze uğrayıp katledildiği halde halen arkasından ‘Özgecan kahpesi’ diye laf edilen, ya da oruç tutmayıp sigara içtiği için linç edilen sayısız mağdurun-maktulun örnekleri sarıp duruyor hayatımızın her yerini. İktidarı ele geçiren örgütlü cehalet her yerde saldırgan, her yerde dehşet saçıyor. Cumhuriyet tarihinde ilk defa Kürtler ve Türkler zulüm görmede devletten “eşit muamele” görecek, neredeyse! Kemalizmin 90’lı yıllarda Kürtlere, solculara ya da dindarlara yaptıklarını halka misliyle iade eden AKP, 90’ları çok gerilerde bırakarak “yoluna” devam ediyor.

Sonuçta inanmayarak kendi inanılmazlıklarımızı yarattık, şimdi dünyayı “inandırmaya” çalışıyoruz. Kürtler olarak Kemalist ya da dinci her iki durumda da gün yüzü görmedik, ama kendi savaşımızın barışı için hala direniyoruz. Ama görünüşe göre Türkiye halkı olarak bir gün bu kara günlerimiz -belki- beyazlandığında hapisane ve zulüm görmeyenimiz kalmayacak. Umarım o Türkiye, yıkılmış ve milyonlarını yitirmiş bir yas memleketi olmaz o zaman...

*Kürtçe biliyor musun?