Tecavüz, insanın bedenine, ruhuna ve benliğine yapılan, fiziki saldırılarla beraber, hayat boyunca derin iz ve acılar bırakan en acımasız saldırıdır. Zora dayalı ataerkil sistemin kurulmasından bugüne kadar tüm savaş ve işgallerde kadın kırımı ve soykırımında bir silah olarak kullanılmıştır. Erkeklerin savaşlarında kadınlar, 'savaş ganimeti' olarak haczedilmiş, cinsel işkence ve tecavüz yoluyla sömürülen kadın vücuduyla egemenler aynı zamanda toplum ve toprakları parçalayıp kendi iktidarlarını kurmayı hedeflediler. Kadınların kendi varlığına yabancılaştırılması, korunması gereken veya sahip olunması gereken bir "nesne", "namus" olarak algılanması birey ve toplumların hücrelerine kadar sindirilmiştir. Bu cinsiyetçi namus anlayışı sonucunda tecavüzcü değil, aksine şiddete maruz kalan, mağdur olan "kirli" ve "suçlu" olarak gösterildi. Devletçi ataerkil sistem de bu insanlık suçu üzerinde ikidarını kurumsallaştırdı. Bu suçlar karşısında kadınlar ise utanç duygusu, tabu veya korkularla binlerce yıl susturuldu.

Ancak 1990'lı yıllarda eski Yugoslavya ve Ruanda savaşlarında işlenen savaş suçlarını yargılamak üzere oluşturulan uluslararası özel mahkemelerde ilk kez ''tecavüz'' bir savaş suçu olarak yargılanmış ve 2001 yılında ilk defa Lahey Adalet Divanı tarafından Cenevre Sözleşmesi çerçevesinde mahkum edilmiştir. Mahkemenin bu kararı almasında hem kadın hareketlerinin mücadelesi hem de savaş sürecinde cinsel şiddete maruz kalan kadınların cesareti belirleyici olmuştur. Araştırmalar ve tanıkların ifadeleri, cinsiyetçi savaş şiddetinin sistematik boyutlarını ortaya çıkarmıştı:
1994 yılında Ruanda’daki savaşta kadın ve kız çocukların yüzde 90’ı tecavüze maruz kalmış, onbinlercesi sakatlanmış ve öldürülmüştür. 1998/99 Kosova savaşında 23.000'in üzerinde kadın cinsel işkence ve tecavüze maruz kalmıştır. Bu zalim gerçekler karşısında kadın örgüt ve hareketleri silahlı çatışma ortamlarında kadın ve kız çocuklarının cinsiyetçi şiddete karşı korunması ve kadınların barış süreçlerinin inşasında temsil edilmesine yönelik uluslararası kampanyalar yürüttüler. Yoğun çabalar sonucunda, 2000 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin "kadın, barış ve güvenlik" konulu 1325 sayılı kararı benimsenmiştir. 2008 yılında alınan 1820 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla; tecavüz ve cinsel şiddetin "savaş suçu, insanlık suçu veya soykırım'' kapsamına girebileceği belirtilmiştir. Bu kararla, sivil insanlara uygulanan cinsel şiddet "dünya barışı ve uluslararası güvenliğin sağlamasına yönelik" bir engel olarak tanımlanarak, bu olgular BM Güvenlik Konseyi'nin görev kapsamına eklenmiştir. Bu kararlarla, tecavüz ve cinsel şiddetin bir savaş silahı olarak kullanılmasının önlenmesi ve yargılanmasına dönük uluslararası hukuk ve siyaset normlarında önemli gelişmeler yaşandığı gibi bir izlenim ortaya çıkmaktadır. Fakat kadınların devam eden savaş ve çatışmalarda neler yaşadıkları sorulduğunda, dile getirilen pozitif hukuk belirlemeleri ve yaşanan gerçeklikler arasında büyük çelişki olduğu görülmekte.
Türkiye'deki N.Ç. davasında ve en son Bingöl’de açığa çıkan tecavüz olaylarında olduğu gibi halen tecavüz dünyanın farklı yerlerinde kadın kırımı ve soykırımının bir aracı olarak kullanılmaktadır. Devletin yargı organları ise tecavüzcüleri halen korumakta, hatta korumakla yetinmeyip kadınları suçlayıcı gözle de bakmaktadır.

Kimin adaleti?
 Bu çelişkiyi daha anlaşılır kılmak açısından dikkatleri çeken ve değerlendirmeye değer bazı güncel olaylara bakalım:
11 Nisan 2013 tarihinde Londra’da gerçekleştirilen G-8 zirvesinde İngiltere’nin muhafazakar Dışilişkiler Bakanı William Hague, çatışmalı bölgelerde toplu tecavüzlerin engelemesi ve cezalandırılmasına ilişkin iki yıldan beri Hollywood starı Angelina Jolie ile beraber yürüttüğü girişimi tanıttı. Uluslararası medyanın yoğun ilgi gösterdiği kampanya çerçevesinde Kongo’da tecavüz ve savaş şiddetine maruz kalan kadınlarla yaptıkları görüşmeleri aktardılar. G-8 ülkeleri ise "cinsel şiddete karşı girişimler" için 27 milyon Dolarlık bir bütçe oluşturma kararı aldı.
Bundan bir gün sonra, 12 Nisan 2013 tarihinde Kongo’da savaş suçlarını soruşturan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bir görevlisi, bir basın açıklamasıyla tanık korunma programında olan 4 kişiye cinsel şiddet uyguladığına ilişkin şikayetlerden dolayı resmi bir soruşturma açıldığını duyurdu.
Diğer düşündüren bir nokta ise; 1325 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı taban kadın örgütlemelerinin geliştirdikleri lobiler üzerinden gündeme gelmiş olmasına rağmen, 2008 yılında alınan 1820 sayılı BM kararı, o zamanki ABD Dışilişkiler Bakanı Condoleezza Rice tarafından üstten sunulmuştur.

Başka bir dünyaya ihtiyaç var
Bu olay ve olgular karşısında "Yasalar ve yatırımlar hangi amaç ve kimin çıkarları için yapılıyor?" sorusunu sormakta yarar var. "Demokrasi ve kadın haklarını savunmak", ABD’nin Afganistan’a karşı savaş açma ikiyüzlülüğünün gerekçesi olmuştur. Bu savaşta da bir kez daha kadın ve kız çocuklarına en büyük acılar yaşatıldı. Tabi şu da akla gelmiyor değil; NATO, 1820 sayılı BM Güvenlik Konseyi'nin kararına dayanarak, yeni müdahalelerinde "cinsel şiddet"i gerekçe gösterecek mi? Bu gerekçe de her yönüyle büyük bir felaket olur. İşgalci güçler, kendi savaşlarını yeni tecavüzlerin gerekçesi olarak  da kullanmak gibi insanın aklını durduran senaryoları gündeme getirirlerse buna şaşmamak gerekir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin görevlisi ve Bingöl savcılık örneklerinde olduğu gibi "BM Barış Gücü" veya NATO askerlerinin pratiklerinde de görüldü, ataerkil devletçi iktidar kültürüne dayalı oluşturulan mekanizma ve oluşumlardan adalet beklemek büyük bir yanılgı olur.
Tecavüz kültür ve zihniyetine karşı kadınların kendi alternatif adalet, hakikat ve savunma mekanizmalarını geliştirmeleri şarttır. Bunun için dünyanın farklı yerlerinde çarpıcı örnekler var: Hindistan’daki yerel kadın mahkemeleri, kadın kırımının farklı biçimlerine karşı oluşturulan uluslararası veya bölgesel kadın yargıçlar kurulu, Kürdistan’daki kadın meclisleri, Guatemala’daki "Belleğin sesi ve özgürlüğün bedeni benim" etkinlikleri… Özgürlük mücadelemizi, dayanışma ve örgütülüğümüzü yükselterek kadınlara yönelik tecavüz kültürünü ve onun kurumlarını aşabiliriz. Demokratik kurtuluş ve özgür yaşamı inşa sürecinde bizden bekleyen en önemli görevlerden biri de budur.