
Bilim-Teknik GÜNDEMİ
Annelik, annelik içgüdüsü canlı dünyasının en karmaşık gizemlerinden biri. Hemen hemen tüm canlılarda anne, türlerindeki normal bireylerden çok daha farklı şekilde hareket edip düşünüyor. Bilim insanlarına göre anneliğin kimyası türlerin devamlılığının sağlanması için hayati konumda.
Kadın beyninde değişim henüz doğumdan önce başlıyor. Hamilelik sırasında beyindeki gri madde daha yoğun hala gelirken beynin empati, korku ve sosyal bağları kontrol eden bölgelerinde çok yoğun bir aktivite görülmeye başlanıyor.
Anne beyni konusundaki çalışmalarıyla tanınan nörolog Pilyoung Kim’e göre annelik bir tür obsesif kompülsif rahatsızlık(!) Anneler sürekli olarak kontrol edemedikleri bir şekilde bebeklerini düşünüyorlar: “Açlar mı, sağlıklılar mı? Ne yapıyorlar?” Annelerin bu duyguları yaşadığı sırada aktif hale gelen beyin bölgeleri ile psikiyatrik takıntılı yani obsesif kompülsif rahatsızlığa sahip olan kişilerin aktif hale gelen beyin bölgeleri ile aynı. Ancak birinde bu rahatsızlık yaşamı çekilmez hale getirirken, diğerinde ise büyük bir bağ ve türün devamını sağlayan bir gelişmeyi ortaya çıkarıyor.
Anne beynini inceleyen bilim insanlarının en çok üzerinde durdukları bölge beynin medial lobunun derinliklerindeki badem şeklindeki amigdala. Hafızanın oluşumu ve duygusal tepkilerin gösterilmesinde etkilen olan amigdala, çocuğun doğumundan itibaren annede büyümeye başlıyor. Bu da bilim insanlarına göre bebeğin ihtiyaçları konusunda anneyi son derece hassas yapıyor. Bu gerçekleşirken annelik hormonları olarak adlandırdığımız bir dizi hormon da bir memnuniyet ve tatmin hissi yaratarak annelik davranışlarını ödüllendiriyor.
Ek bir güç veriyor
Annenin davranışları ağırlıklı olarak kendi bebeğine karşı değişiyor. 2011’de yapılan bir araştırmada annelerin kendi bebeklerinin fotoğraflarına tepki verdikleri sırada beynindeki amigdala çevresindeki etkilenmelerin daha yoğun olduğu görüldü. Anneler, anne olmayan kadınlara göre ise çocuklara karşı daha duygusal. Yine annelik kadına, empati konusunda da ek bir güç veriyor.
Amigdalada artan aktivite sadece olumlu yansımalar yaratmıyor. Yeni annelerin birçoğunda doğumdan hemen sonra görülen depresyonun yine beyinde oluşan biyokimyasal tepkimelerle ilişkili olduğu düşünülüyor.
Amigdalada olanların çok büyük bir bölümü hormonlara dayalı. Yeni annelerin vücudundaki oxytocin seviyesi dramatik bir şekilde artıyor. Bu sadece insanlarda değil doğum yapan tüm memeli canlılarda görülen bir durum.
Bu hormonla birlikte anneler bebeklerinin kokularına ve seslerine karşı duyarlı hale geliyor. Anne bu hormonla sürekli olarak bebeğinin sağlığını düşünmeye başlıyor.
Araştırmacı Ruth Feldman’a göre ise anneliğin beyinde yarattığı kimyasal değişiklikler ile aşık olan birinin beyninde yaşanan kimyasal değişiklikler birbirleriyle büyük benzerlik gösteriyor. Ancak anne beynin yarattığı kimyasal değişim oldukça uzun süreliyken, aşkın yarattığı kimyasal değişim ise kalıcı değil.
Anneliğin yaşlanmaya etkileri
Annelik insan vücuduna tuhaf bir şekilde bir süreklilik de katıyor. Yapılan bir araştırmaya göre 40’lı yaşlardan anne olanların yüz yaşına kadar yaşama ihtimalleri 20li yaşlarda hamile kalan kadınlara göre dört kat daha fazla. Geç annelik bir anlamda vücudu, bebeği olgunlaşıncaya kadar koruyor ve dramatik yaşlanma etkilerini geciktiriyor.
Evrenin ömrü 2.8 milyar yıl!
Birçok bilim insanına göre giderek artan bir hızda genişleyen evren sonunda yıldızların ölümü ile birlikte artık hiçbir etkileşimin mümkün olmadığı, yani yeni yıldızlar, galaksilerin doğmadığı bir boşluk haline dönüşecek.
Ancak birden çok ihtimal daha var. Bazı bilim insanları karanlık enerjinin giderek artan düzeyde hızlanmaya neden olması sonucunda uzay-zaman düzlemi parçalanacak. Yani şu anda bildiğimiz tüm maddeler karanlık enerjinin neden olduğu genişleme sonucunda en küçük parçalarına kadar ayrılarak varlık bir anda yokluğa dönüşecek. Nasıl bundan 13.7 milyar yıl kadar önce yokluktan varlığa dönüştüyse..
Büyük parçalanma senaryosunu savunan bilim insanlarının yaptığı hesaplamalar sözkonusu kıyamet senaryosunun bundan 22 milyar yıl kadar gerçekleşebileceğini gösteriyordu. Ancak bunun daha erken bir tarihte gerçekleşip gerçekleşemeyeceği yönünde araştırma yapan uzmanlar büyük parçalanmanın bundan 2.8 milyar yıl sonra yaşanabileceğini ifade ediyor.
Lizbon Üniversitesi’nden Diego Saez-Gomez’in de içinde bulunduğu ekip evrenin genişleme hızı konusundaki son verileri inceleyerek büyük parçalanmanın evrenin şu andaki yaşının 1.2 katı kadar sonra yaşanabileceğini ortaya koydu. Bu da 2.8 milyar yıla denk geliyor.
Saez-Gomez bu sürenin bir üst limiti olmadığını belki de sonsuza kadar evrenin bir döngü içinde varlığını sürdürebileceğini ifade etti. Ekibe göre güneşin dahi 5 milyar yıl daha varlığını sürdürebilecek kadar yakıtı olduğu düşünüldüğünde evrenin bundan 2.8 milyar yıl sonra sonlanması “büyük sürpriz” olacak.
Yerçekimi dalgaları avı taşınıyor
Yerçekimi dalgalarının keşfinin ardından Hindistan’da da dalgaları gözlemlemek için bir tesis kurulmasına karar verildi.
Dalgaları keşfeden LIGO tarafından kurulacak olan gözlemevi, evrenin çok daha geniş bir parçasında yaşanan büyük kozmik olayların izlenmesini sağlayacak.
Hindistan’daki LIGO da ABD’deki ikizleri gibi 4 kilometre uzunluğunda aynalar yerleştirilmiş iki koldan oluşacak. Gözlemevinin 2023 yılında tamamlanması bekleniyor.
Mars’ta yaşam bulmak için tuza hücum
Bilim insanları bundan milyonlarca yıl önce dünyadakine benzer bir yaşam formlarına ev sahipliği yaptığı düşünülen Mars’ta mikroskobik canlıların bulunması için gezegendeki tuzlu bölgelerin hedeflenmesini gerektiğini savunuyor.
Bundan milyonlarca yıl önce Mars’ın yüzeyinde nehirler, göller ve büyük denizler vardı. Bilim insanlarının yaptığı simülasyonlar kızıl gezegende dünyadakine benzer koşulların olduğunu ve dünyadaki yaşama benzer bir mikroskobik yaşamın bulunabileceğini gösteriyor.
Halihazırda yüzeyinde su bulunmayan Mars’ta, tuz bulunan bölgelerin geçmiş yaşam formları konusunda ipuçları sağlayabileceği düşünülüyor.
Washington Eyalet Üniveristesi’nden Dirk Schulze-Makuch ve ekibi Mars’ta suyun bulunmadığı ortamda nasıl yaşam bulunabileceği konusunda Şili’deki Atakama Çölü’nde bir dizi araştırma yaptı. Çöldeki tuz kütleleri içinde gizlenen bazı mikrop türlerini inceleyen ekip, su verildiğinde mikropların yeniden yaşama döndüğünü keşfetti.
Tuzun birçok organizma için ölümcül özellik taşımasıyla birlikte nadir mikroplar için bir sığınak teşkil ettiğini keşfeden ekip, Arakama’dan 40 kat daha kurak olan Mars’ta da tuz kütleleri için benzeri organizmaların aranabileceğini ifade ediyor.
Bitkilerde uzun dönemli hafıza
Avustralyalı botanikçiler bitkilerin de uzun dönemli hafızaya sahip olduğunu öne sürdü.
Avustralya’nın Canberra şehrinde bulunan Ulusal Üniversite’de araştırmalar yapan Peter Crisp ve ekibi, bazı bitkilerin uzun dönemli hafızaya sahip olduğunu ifade etti.
Araştırmaya göre bitkiler tekrarlanan tehditler ve kuraklık gibi olgulara karşı uzun dönemli hafıza oluşturuyor ve bunu sağkalım için kullanıyor. Belirli aralıklarla denek bitkilerini susuz bırakan bilim insanları bitkilerin bu döngüye ilk denemeden sonra hemen uyum sağladığını tespit etti.
“Genelde bitkiler unutma konusunda başarılıdır” diyen Crisp’e göre bitkiler yaşadıkları tecrübeler ışığında genetik olarak kendilerini değişime uğratıyor.
Yapay zeka çocuk kitapları okuyor
Facebook tarafından denenen yapay zeka 18 Şubat gününden bu yana çocuk kitapları okuyarak öğrenmeye çalışıyor.
İlk defa sisteme giren verileri değerlendiren yapay zekalı bilgisayar bu şekilde zekasını daha geniş çerçevedeki verileri inceleyip kararlar verebilecek şekilde geliştirmeye çalışıyor.
Yapılan ilk deneylerde bilgisayarın boşluk bırakılan, tam okunmayan bölümleri mükemmele varan oranda mantıklı kelimelerle doldurduğu görüldü. Bu sadece doğru kelimenin seçildiğini değil, yapay zekanın kendi tecrübelerinden doğru sonuçları doğru değerlendirdiğini gösteriyor.
Bilim insanları yapay zekaya içinde bulunduğu durumun çerçevesini değerlendirip, onunla ilgili tecrübeleri hatırlayarak kararlar almasının, ilişkilerini değerlendirip ayrımlara gitmesinin mümkün olduğunu savunuyor. Kimi çevreler ilk otonom robotların önümüzdeki 50 sene içinde dünyada kullanılmaya başlanacağını düşünüyor.
HAZIRLAYAN: Doğan Barış ABBASOÐLU