En eski ve en köklü anlatı geleneği türlerinden biri olan tragedyalar, toplumsalı inşa etmede, toplumsal ahlak, kural ve kutsalları oluşturma ve yaymada oldukça önemli bir işlev görmüştür. Sanat da sanatsal anlatı da özü itibariyle insanın insan olmaktan kaynaklanan travma ve trajedilerinin bir yansıması, ya da bu gerçeğin yeniden yorumlanmasıdır. İnsanı, insan yapan süreç toplumsallığıdır, insanın trajedi ve travması ise toplumsallıkla yaşadığı çatışmadan doğar.
Elbette burada toplumsallıkla kast edilen şey devletçi düzenin, kendi egemenliğini sürdürmek ve kendi sınıfsal çıkarları için icat ettiği, ahlak, din, gelenekten ve kurallar toplamından bahsetmiyoruz. Yine trajedi derken batı geleneğine ait bir anlatı türü olarak tanrı, kral gibi egemenlerin travmalarını konu alan tragedyalardan söz etmiyoruz yalnızca. Tragedyalar özü itibariyle egemen sınıfın yaşantısını konu alsa da, bu tragedyalar ihtiras, aç gözlülük, entrikacılık, hırsızlık, haksızlık, adaletsizlik gibi toplumsal düzeni çürüten temalar etrafında anlatılır.
Modernist çağ ise, insanın trajedi ve travmasının en üst boyuta ulaştığı çağdır. Zira tarihin hiçbir döneminde insan toplumsallığı bu kadar parçalanmamış, insan bu kadar yalnızlaşmamıştır. İnsanın kıyıcılığı ve ihtirası asla günümüzdeki kadar yıkıcı bir hal almamıştı. Elbette modern öncesi, devletçi uygarlık öncesi çağda da son derece kıyıcı son derece yıkıcı uygulama ve özellikler taşımıştır insan. Fakat toplumsal bağların güçlü oluşu, toplumsal kutsalların varlığı ve bağlayıcılığının, insanı tedavi eden, rehabilite eden bir özelliği vardı. Günümüzde insan kıyıcılığını engelleyecek, sınırlayacak, kontrol edecek ve kıyıcı yanıyla hesaplaştıracak bir toplumsallık ve toplumsal kutsal kalmamıştır. İnsanın en büyük trajedi ve travması tam da burada başlamaktadır. Asıl tragedyalar çağı şimdi yaşanmaktadır. Ve bugün yaşanacak trajedi ve travmanın uyarısını yüzlerce yıl önce yaşayan Sofokles Antigone tragedyasında yapmıştı aslında. Bir kadın olarak insan olmayı koruyan kutsalların derinlemesine farkında olan bu tragedyanın kadın kahramanı Antigone bir ölüyü gömmeyi yasaklamanın, ölüye saygısızlık yapmanın nasıl bir felakete yol açacağını görmüş ve bu toplumsal kutsalın çiğnenmesine karşı çıkmış, kardeşi Polyneikes’in cenazesini gömmüş ve bunu hayatıyla ödemiştir. Ölünün gömülmesini engelleyen ve toplumsal kutsalın çiğnenmesine karşı çıkan Antigone’yi de canlı gömme cezasına çarptıran iktidar sahibi Kreon da bu travmayla baş edemeyen eşinin ve oğlunun intiharıyla sonuçlanacak bir trajediyle karşı karşıya kalmıştır. Demiştir ki Sofokles binlerle ifade edilen yıl öncesinde insanı insan yapan kutsallar çiğnenirse sonuçları insan için felaket olur.
Ersin Umut Güler, Sofokles’ten yaklaşık iki bin beş yüz yıl sonra İstanbul'da yaşayan bir fani. Bir tiyatro oyuncusu. Sofoklesi ve Antigone’yi iyi bilir. Kardeşi Aziz Güler Rojava’da modern çağın ejderhası IŞİD çeteleriyle savaşırken hayatını kaybetmiş bir savaşçı. Doğup büyüdüğü İstanbul’un da sahibi olan Türkiye Devleti, Aziz Güler'in İstanbul’a getirilip gömülmesine izin vermiyor. Ersin Umut Güler, bu toplumsal kutsalın çiğnenmesine karşı mücadele veriyor ve kardeşinin cenazesini gömmek istiyor tıpkı Antigone gibi. Ersin Umut Güler’in verdiği mücadele ve yaşadığı acı onu insan tutmaya devam edecek. Aziz Güler’in gömülmesine izin vermeyen Türkiye’nin iktidar sahipleri ve bu zulme sessiz kalanları bekleyen trajedi ise insan olmaktan çıkmaktır.