Hiçbir şey gizli-saklı değil. Kapalı kapılar ardında yapılmıyor, hiçbir zulüm. Faili meçhul tek bir cinayet yok. Yıkılan, yakılan bütün evlerin, bombalanan bütün bodrumların katilleri, hukuk önünde de, gözümüzün önünde de aşikar. Kimse, hiç kimse yüzünü bir perde ardına gizlemeye çalışmıyor. Halkın büyük bölümünden başka...

En baştan beri, failini herkesin bildiği vahşeti eğip büküyor; ama mutlaka yayınlıyorlar. Unutmayın: Katledilenlerimizin bedenleri, mezarlıklarımıza düşen bombalar, işkence görüntüleri, küfürlü duvar yazıları, toplu kırım haberleri... Hepsi TRT’de, Yeni Şafak’ta, Hürriyet’te ve diğer paçavralarda yayınlandı.

Görmemizi istiyorlar. Görüp ibret almamızı ve bütün bu vahşete oturduğumuz yerden, gözlerimiz süzülürken, belki uyuyakalmaya beş varken, dahil olmamızı...

Misal bir parkta yürürken zorbanın biri, “yürüme özgürlüğünü” öylece kullanırken saldırsa bir garibe, içimiz müdahale hissiyle dolar; fena halde korkak değilsek, “Hoop, birader” demeden duramayız. Dememişsek çünkü, yanından geçip gitmişsek, kötüden daha beter bir hisle baş başa buluruz kendimizi. Bu, “çürüme” hissidir. Abartılı gelebilir: Ama artık o korkaklıktan öncesi ve sonrasıdır ömrümüz. Yanıbaşındaki haksızlığa ses etmeyen, giderek erir, büzülür, hatta yavşamaya başlar.

Bu çağın ise bir fenalığı var: Önümüze bir televizyon, bir bilgisayar kondurmuşlar. Katliamlar, baskılar, haksızlıklar, hukuksuzluklar, “timeline”dan veya haber bülteni “title”larından akıp gidiyor. “Hooop birader” desen, kime diyeceksin? “Zeki Müren de bizi görmüyor” ne de olsa! Sonra, diğer habere geçiyorsun, bir diğerine... Kandil’e kaç ton bomba düşüyorsa, “bilgi” de öyle düşüyor üzerine. İşte, “Bir bodrumda 60 kişi öldürüldü” haberini okurken, belki yatağında uzanıyor ve gevşemeye yakın oluyorsun.

“Hoop birader! Ne istiyorsun insanlardan? Kendi hakkını kullanmak dışında ne yaptı onlar sana? Senin hakkını mı çiğnedi, vatanına, evine, barkına mı göz dikti? Sana dilini konuşmanı, sokağında yürümeni mi yasakladı?”

Nasıl söylenir bu çağda?

Bir tek formu var: Bilgisayardan değil. Tweet, Facebook post’u, insta, blog girdisi, entry filan, geç bunları. Kendimizi kandırmadan, aklımızı ve vicdanımızı koruyarak, yüreğimize zerre halel getirmeden, “iyi insan” olmanın üzerine korkaklığın lekesini sürmeden... Nasıl?

HAREKET ET! “İçerde, dışarda, derste, sırada; Yürü üstüne üstüne; tükür yüzüne celladın!” demişti ya Ahmed Arif; içtiğin kahvenin, sigaranın, gezdiğin sokağın fotoğrafını iliştirip twit at diye söylememişti, güzel kardeşim.

“Şiir bitti! Soğudu tezcanlı yüreğin yanardağı/ Ne dövüşün külhanı kaldı ne sevişmenin/ Suskunluk kanıksandı, kabalık azgın/ Ne Dadal’a sadık halk ne Karacaoğlan’a/ Sokakta sabrın tiryakisi ruhsuz bir kalabalık” dedikten sonra “İsyan edin, isyan edin, isyan edin!” diye haykırırken Nihat Behram...

“Keder kalır sana, korkaklık yorganını çekersen başına/ Bizler sağ ve yiğitken, düşmanın bağımızdan yemesi ayıp değil mi?” diye sorarken Cegerxwîn...

Artık yolu yok yaşamanın, direnmekten başka... Direnmek, nerede olursan ol, hareket etmektir. Hareket, oturarak icra edilebilen bir şey de değildir. Sokağa çık, konuş, anlat, sık yumruğunu, vur masaya. Artık yolu yok yaşamanın, ayaklanmaktan başka...

Yolu yok yaşamanın ve onurlu kalmanın, “Hoop birader!” demekten başka...



‘Ahmedspor’ ve ‘kral çıplak!’


Hans-Christian Andersen namlı masalcının, hepimizin -hiç değilse bir cümlesiyle- bildiğimiz bir hikayesi var ya hani...

Giyinmeyi çok seven bir kral dadanan iki dolandırıcı, kendilerini “usta dokumacılar” olarak takdim edip, krala “yalnızca zeki kişilerin görebildiği bir kumaştan” elbise dikeceklerini vaat etmiş. Kral heyecanlanmış ve bir sürü para da vaat ederek tutmuş dolandırıcıları.

Dolandırıcılar, çalışır, görünmez kumaştan tomarlarca dokur gibi yapmış günlerce. Sevgili kralımız ise, cesaret edip de bakamamış bile: Ya göremez de onun da aptal olduğu ortaya çıkarsa!

Sonunda kıyafetle arz-ı endam edilecek gün gelmiş. Dolandırıcılar, kralı çırçıplak soyup, güya giydirmişler görünmez kumaşı. Sormuşlar: Nasıl oldu kralım? Hiçbir şey görememiş kral, ama aptal sanılır diye ses de edememiş. “Çok güzel, gözlerim kamaştı” demiş.

Gören herkes, bakanlar, yöneticiler, dalkavuklar... Sırayla “Aman ne de güzel” dermiş, aptallıkları anlaşılmasın diye.

Derken kral, görünmez kıyafeti üstünde sokağa çıkmış. İki dalkavuk hemen atlamış arkasından, yerlerde sürünmesin diye olmayan pelerine yapışmış. Halk ise, kralı görünce hem şaşkınlığa hem korkuya kapılmış; ama kimse gıkını çıkarmaya cesaret edemiyormuş. Sonunda bir çocuk, kendini tutamamış ve haykırmış: Kral çıplak!

Şöyle devam ediyor, Andersen: “Az sonra çocuğun sözleri kalabalığın içinde kulaktan kulağa dolaşmaya başladı.

-Bir küçük çocuk demiş ki, kral don gömlek sokağa çıkmış!

Sonunda herkes:

-Don gömlek sokağa çıkmış, diye yineledi.

Kralın çok gücüne gitti bu söz. Çünkü söylenenlere hak vermezlik edemiyordu. Ama düşündü, taşındı, sonunda karar verdi. 

-Ne olursa olsun, sonuna dek renk vermeyeceğim.

Sonra, daha onurlu bir havayla doğrulup yürüdü, görevliler de olmayan eteği saygıyla taşımayı sürdürdüler.”

AmedSpor’un hikayesi de biraz o küçük çocuğun haykırışına benzemiyor mu sizce de?

“Anaakım” ip gibi sıraya dizilmiş. Kemalisti, İslamcısı, liberali, ulusalcı solcusu... Hepsi nizamda, devletinin ardında... Sonra haylaz bir çocuk gibi AmedSpor, sızıyor içeri.

Ondandır bu kadar öfke, küfür, kıyamet... Bursa maçındaki spikerin “Onlar” sözü de, Fener maçında belli ki “Amed” denilince tüyleri diken diken olan yorumcunun ısrarla “Ahmedspor” demesi de...

Hani bizim krallık özentisi Tayyip de benzemiyor değil hikayedeki çıplak krala... Donu, gömleği belirdikçe, daha da yüceltiyor başını...



PKK korkusu, sen nelere kadirsin!


Ocak’ın ilk haftasında, aynen şöyle bir olay yaşanmış:

Türk Hava Yolları’na bağlı bir uçak, Jakarta’ya uçmak üzere hazırlanmaya başlamış. Tam bu sırada, uçuş bilgilerinin girdiği ekranda bir yazı belirmiş, koosskocaa haykıran puntolarla: PKK

Yazı öyle korkunç, öyle korkunçmuş ki. P’nin elinde kalaşnikof varmış mesela. Birinci K’nın üst kısmı, zafer işaretine dönüşmüş. İkinci K, parçalarına ayrılmış da halay çekiyormuş.

Pilotlar korkuyla “Kulee, kulee” diye inlemeye başlamış. Korkudan dizleri titreyen yolcular, hemen uçaktan tahliye edilmeye başlanmış. Uçuş da iptal edilmiş. Yolcular, bir buçuk saat gecikmeli olarak, başka bir uçakla Jakarta’ya gönderilmiş.

Sonra meselenin aslı çıkmış ortaya...

Meğer Jakarta yolu üzerinde bulunan Myanmar’daki Pakokku Airport Putao Havalimanı’nın kodu “PKK” imiş ve yanlışlıkla ekrana yansıyan da bu kodmuş.

Hemen kendilerini toparlamış uçuş yönetimi: “Zaten bizim üstün güvenlik önlemlerimizle ne haddine eli kanlı terörörörörör” (Mavi ekran)

Hey PKK korkusu, sen nelere kadirsin!

Gerçi haklılar, di mi ama? Korkmayın, titreyin! Spring is coming!

(Haber gerçek: İnanmayan buyursun, okusun: http://www.radikal.com.tr/turkiye/ekrandaki-yazi-thy-ucagini-bosaltti-1507816/)



erdem-aydin@gmx.de