
Yeni Şafak gazetesi, AKP’nin yayın organı. Eskilerde liberal eblehliğin uğrak mekanıydı. Köşeler, vıcık vıcık akıl dolardı. Sonra AKP devletleşince, “kalem omza” gazeteciliğinin yeni dönemin ruhuna uygun neferine dönüştü.
İbrahim Karagül, bu operasyon merkezinin yayınlarının başındaki isim. Trabzonlu. Eski “Akıncı”. 1995 yılından beri aynı gazetede çalışıyor. Evli ve iki çocuk babası. Şüphe yok ki, AKP’nin Kürtleri “tavlamaya” çalıştığı dönemlerde, o dönemin Taraf gazetesiyle birlikte şirinlik gösterileri yapıyor, Kürt sorunundan ve Kemalist rejimin yanlışlarından bahsedip duruyordu. Şimdi ise “devlet memurluğunun” hakkını veriyor, tehditler savuruyor, operasyon talimatı veriyor, katil polislerin sırtını sıvazlıyor, “Yetmeez, daha fazla vurun” diye ünleyip duruyor.
İki çocuk babası bu zatın son fiili, Kürdistan’da çoluk çocuk demeden gerçekleştirilen katliamları yetersiz görmek olmuş. Twitter’da alt alta diziyor isyanını: “Göz göre göre bu saldırılar yapılıyor. Savaş Bey’le bir aydır konuşuyorum. Oraya çok kapsamlı müdahale gerekiyor. Silopi’de çok ciddi operasyon yapılması, askerin müdahalesi gerekiyor. Neden burada operasyon yapılmaz, anlamak mümkün değil. Az önce Silopi Kaymakamı Savaş Konak ile görüştüm. Durum hiç iyi değil. Artık orada polisin hafif silahlarla yapabileceği bir şey yok.”
Bak sen şu gazeteciye! Gerisini yasladığı sıcak kaloriferin önünde kahvesini yudumlayıp, “Neden daha fazla insanın canını almıyorsunuz!” diye devletine isyan ediyor.
Bu zatların hepsi vaktiyle, devletin küçültülmesinden, sivil toplumun geliştirilmesinden ve toplumsal olaylarda sivil inisiyatifin devreye girmesinden bahsediyordu. Şimdi devlet, ne kadar ceberrutlaşsa yetmiyor! “Daha fazla, daha fazla” diye ünlemekten bir yerleri yırtılacak!
Çağrı yapıyoruz, açık çağrı: İbrahim Karagül, yetersiz bulduğunu gitsin, kendisi yapsın. Başkasının çocuklarının canı üzerinden kabadayılık taslamasın! Yoksulların çocuklarını cepheye sürme talimatı vermesin kimseye, çok istiyorsa, çok kanına dokunuyorsa, kendi çocuklarını silahlandırsın, göndersin.
Yok, benim yüreğim yalnız masa başından katliam çığırtkanlığı yapmaya yeter diyorsa, o masaya da çok güvenmesin. “Masa da masaymış ha, bana mısın demedi” demesin. Zorbalıkla memleketi ele geçirmiş iktidarıyla birlikte, onun masası da tepetaklak olur bir gün. Façası bozulur, sahte kabadayılık hikayeleri, bulvar kahvelerine meze olur!
Ak Şirinler’in dönüşü
Hürriyet gazetesinden Ertuğrul Özkök, daha iki ay önce, 3 Eylül’de, “Ey büyük adam... Sen... Ortadoğu’yu dünyanın en gaddar toprağı haline getiren sen” diye seslendiği -o yazı sebebiyle de önceki günden beri 4 yıl hapisle yargılanıyor- Erdoğan’a ilişkin dün bir yazı yazmış.
Yazının başlığı: Helikopterde dört kişi.
Zat-ı şahaneleriyle ilk olarak, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı sıralarında helikopterde tanışmış. Kudretinden sual olunmaz beyefendiler, İstanbul için yaptığı hizmetleri heyecan ile havadan göstermek niyetindelermiş.
Sonra Nazlı Ilıcak’ların evinde karşılaşmışlar, başka bir gün evinde yemeğe almış, parti genel merkezini ziyaret eden ilk gazetecilerdenmiş, kapatma davası gündeme gelince gidip mülakat yapmış.
Patronuna özenip maziden hoş hatıraları döküp saymış Özkök. Ama yetmemiş olacak ki, başkalarının hatıralarını da eklemiş. Cengiz Semercioğlu bir gün “uzun ve büyük adamı” restoran çalışanlarının sohbet davetine icabet ederken görmüşmüş. Aman da ne kadar sıcak bir hareketmiş.
Velhasıl sonra Özkök kendi kendine demiş ki, “Belki hepimizin fabrika ayarlarına dönme zamanımız geldi. Yani Türkiye sevdasına… Yine tek millet olma idealine…”
Amedliler, “yazığım geldi” derler, insan bunları okuyunca, gerçekten önce bir yazığı geliyor. Gazeteciyi geçtim, haysiyet sahibi bir insan için bundan daha dramatik bir hal var mıdır?
Tabii Özkök’ün sözleri, yalnızca kendisinin değil. Doğan Medya, 1 Kasım Seçimleri öncesinden bu yana “terbiye edilmiş” görünüyor. 2008’de Deniz Feneri meselesi patlak verdiğinde Erdoğan’ın sözlerini, “...bana göre Türk basın tarihinde çok tehlikeli bir dönemin başladığının en somut işaretidir” diye tanımlayan Aydın Doğan da bugün, hatıralar eşliğinde özür seremonileri yapıyor.
Vaziyeti en acıklı olan ise -belki Özkök gibilerine de ibret-i alem olan- bir dayakla anlaşılan yola getirilmiş Ahmet Hakan. Seçim gününden beri, bir iki küçük kutucuk dışında, MHP ile CHP’yi yazıp duruyor. Serde yiğitlik olmayınca, façasını fena bozmuşlar sahte kabadayının. Son tahlilde bir sermaye kuruluşu olan medya grubunun dönemsel manevralarını gazeteci cesareti diye yutturmaya kalkarsan, olacağı bu!
Öyle ya, kaderini patronuna bağlayan gazetecinin cesareti, Aytemiz Petrol’ün, İdefix’in ve diğer teşebbüslerin hisselerine endekslidir!
İşte sonra, sonuçlar gelmeye başlayınca hemen çark edip, önce hevesle HDP’yi baraj altına göndermeye çalışırsın; sonra beyaz elbiseler giymiş Şirin Payzın’a, “Ak Şirin olmuşsun” filan demek suretiyle işi şaklabanlığa dökersin…
“Ama seninki de kolay degil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrı’nın günü.”
Listen to me ULAN AB!
AKP’nin Grup Başkanvekili Ahmet Aydın, konuşkan bir adam değil ama belli ki çok konuşsa siyaset sahnesini renklendirebilir.
Avrupa Birliği’nin Türkiye İlerleme Raporu dolayısıyla konuştu, önceki gün. Konuşmanın neresinden tutsan, ayrı bir mizah!
Önce, AB’nin Türkiye’deki özgürlükleri eleştirmesine içerlemiş. Özgürlük alanını AKP’nin genişlettiğini söylemiş ve devam etmiş: “Bu yadsınamaz, küçümsenemez. Bunu herkesin kabul etmesi lazım!”
Sonunda bir de “ulan” deseymiş, AB özgürlükçülüklerine tam ikna olurmuş aslında.
Ahmet Bey, gazetecilerin tutuklanmasıyla ilgili eleştirilere de kızmış. Reisini tekrarlıyor ve şöyle diyor: “Gazetecilikten mahkum olan kimseyi bilmiyorum.”
E Ahmet Bey tanımıyor da elin Avrupalısı mı tanıyor?
Devam ediyor… Şimdi konu, “çözüm süreci”: “Eğer muhataplarda bir sorun yaşanıyorsa ki, onların bu noktada samimi duruşlarını göremiyorsanız, muhatabı değiştirme hakkınız vardır.”
İşte burada katılıyorum Ahmet Bey’e. Evet ya, ne iyi fikir! Siz kendinize Mozambik’ten yeni muhataplar getirin, Kürtler de Papua Yeni Gine Hükümeti’yle muhatap olsun ve bu iş huzur içinde çözülsün!
Basın özgürlüğü...
Hatırımıza en sık gelen tarihi figürlerden, ülkemizin analoji kahramanı merhum Adolf Hitler, basın özgürlüğünü şöyle tanımlıyor: “...halka yalan söylemek ve onu zehirlemek için kullanılan ve cezasız kalan rezilane bir usulün edebi bir sözle ifadesidir!”
Ünlü Alman gazeteci Paul Sethe ise, “Basın özgürlüğü 200 zengin adamın kendi fikirlerini yayma özgürlüğüdür” diyor.
The New York Tribune gazetesinin editörü John Swinton da, arkadaşlarına yaptığı konuşmada şunları söylüyor: “Bana, samimi düşüncelerimi çalıştığım gazeteye yazmamam için maaş veriyorlar. Sizlerin durumu da aşağı yukarı benimkiyle aynı. Ve gerçek düşüncelerinizi yazma ahmaklığını yapacak olursanız sokaklarda kendinize başka bir iş ararsınız. New York gazetecilerinin işi hakikati ortadan kaldırmak, dobra dobra yalan söylemek, saptırmak, iftira etmek, yaltaklanmak ve günlük ekmeği uğruna halkını ve ülkesini satmaktır.”
Basın özgürlüğüyle ilgili internette küçük bir arama yapıyorsunuz ve neredeyse bir distopyaya yaraşır bütün pasajlar, memleketin üzerine cuk oturuyor! Hatta öyle ya, bununla yetinmiyor, literatüre yeni sözcükler ekliyoruz. Dünyanın öte yanından Google’a basın özgürlüğü yazan kişi, “kayyum” sözcüğüyle karşılaşıp hayrete düşebilir mesela, kimbilir…
Kayyum… Şöyle dışardan bi’ baksanıza... Ne enteresan memleketiz be! Hakikaten, “vatandaşı olmasak eğlenceli ülke aslında…”
Özgür basına sökmedi!
Cesareti ve haysiyeti hisse senetlerine endeksli olmayan özgür basın, 1 Kasım Seçimleri ardından da sansüre uğramayı ve mücadele etmeyi sürdürüyor.
Dicle Haber Ajansı’nın internet sitesi, tam 25. kez kapatıldı! Bundan önceki kapatmalarda ajans, siteyi yeni isimlerle tekrar açıyordu. Alacak isim kalmamış olsa gerek, artık abonelerinden proxy ve vpn gibi yasaklı sitelere erişimde kullanılabilecek yöntemler öneriyorlar.
Hayır, şaşırmamak, alışmak iyi değil, şaşırmaya, infiale uğramaya gerekirse çabalayın: Ülkenin bütün bölgelerinden haber akışı sağlayan yasal bir ajans, abonelerine illegal yollar önermek zorunda kalıyor!
Gazetemizin vaziyeti de farklı değil. İnternet sitemizin dört uzantısı ile bir blogumuz, Türkiye’den engellenmiş durumda.
Sıkıyönetim döneminde Özgür Gündem, komutanlıklarca kentlere sokulmazmış ya... İşte onun modern hali.
Özgür Basın, “kayyum zulmünü” filan çok aşan baskılara, gerçeğin gücüyle mukavemeti sürdürecek.
Varsın sahte kabadayıların cesareti, hisse senetleriyle birlikte tepetaklak olsun!
Siz de yazın!
antiprêze’ye siz de katkı sunabilirsiniz. Radarınıza takılan haberleri, yazıları, demeçleri, yorumunuzu katarak ya da katmadan ulaştırın, bir yolu yordamı varsa yayınlayalım. Yeni Özgür Politika’yı didiklemeyi, eleştirmeyi de ihmal etmeyin!
Radarınıza takılanları, “erdem-aydin@gmx.de” mail adresine veya gazetemizin posta adresine gönderebilirsiniz.