Kökleri nereye uzarsa uzasın her çağın isyanında geçmişin anısı, "eskilerin taklidine değil de yeni savaşların yüceltilmesine; gerçeklere dönerek çözüm yolu aramaya değil de yapılacak işi hayallerde büyütmeye, isyan korkusunu hatırlatmaya değil de onun ruhunu yeniden  bulmaya" yarar. Marx'ın sözünü ettiği ruh hiç şüphe yok ki mücadele eden, eyleyen insana özgü bir ruhtur; bu aynı zamanda yaratıcılığın, sanat ve edebiyatın ruhudur.  

Carlos Fuantes'e göre "tutkunun kaynağı ne olursa olsun, bütün büyük romanlarda başarısızlığa mahkum olsa bile mücadele etmekten vazgeçmeyen, bizi de mücadeleye davet eden kahramanların hikayeleri vardır". Aslında içeriğinden bağımsız olarak yazma eyleminin kendisi bile bir direniş noktasıdır. Adorno’ya göre sanat, baskının ve iktidarın bütüncü karakterine bütüncü bir yabancılaşmayla cevap verir. Sanat ve edebiyatın yabancılaşma yoluyla gerçekleştirdiği direniş sadece yapıtta somutlanmaz. Sanat ve edebiyat yapıtlarının alımlanma biçimi, basitçe söylersek kitap okuma eyleminin kendisi, aynı yabancılaşmanın ve direnişin parçasıdır.

Kısacası roman sanatı, modern bireyin destanıdır ama toplum karşısında yalnızlaşan, dış dünyanın katı gerçekleriyle çevrilmiş, arzularıyla yaptıkları arasındaki uçurumun farkındalığıyla düş kırıklığına uğramış, sonuçta yaşama sarılmasını isyan ve direnişe çevirmiş olan birey(ler)in destanıdır. 

Direniş temasının izini ilk mağara resimlerinde, büyüde, masalda, destanlarda, mitolojide, eski Yunan tragedyalarında sürmek mümkün. O kadar gerilere uzanmaya yerimiz yetmez. Biz roman sanatının ilk örneği sayılan Don Kişot'la, bu saf ve temiz ruhlu hatta biraz 'deli' kahramanla başlayalım. Edebiyatın ilk bilge delisidir Don Kişot. Delilik, dünyaya karşı tavrıdır. 'Deliliğe Övgü'nün yazarı Erasmus'un engizisyon tarafından yasaklanmış öğretisi ile yetişen Cervantes, yasaklara, doğmalara karşı direniş ve başkaldırısını yel değirmenleriyle savaşan bir delide cisimlendirirken, romanın ve modern insanın rotasını çizmiştir. Düşlerinin peşinde koşan, imkansızı dileyen, onun için mücadele eden bütün 'deliler'in ortak adıdır Don Kişot.  Tam da buradan hareketle, Don Kişot'u şu dizelerle selamlamıştı Nazım Hikmet: 

"Ölümsüz gençliğin şövalyesi/ ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına,

bir temmuz sabahı fethine çıktı / güzelin, doğrunun ve haklının:

önünde mağrur, aptal devleriyle dünya/ altında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ı.

Bilirim, / hele bir düşmeye gör hasretin hâlisine, / hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,

yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok, / yeldeğirmenleriyle dövüşülecek."

Söz Nazım'a, hayatı, dünya görüşü, politik duruşu ve eserleriyle başlı başına direniş sembolü olmuş bir yazara gelmişken zaman çizgisini gözardı edip önceliği ona vermekte sakınca yok...                                                

...Kaç kez söylemiştik bu şiirleri, kaç kez duygularımızı Nazım aracılığıyla dile getirmiştik? Sonra yenilgiyi yaşadık. Şiirlere, ağıtlara, türkülere sığındığımız yıllar. İşte o günlerden birinde, bir gece vakti 'Şeyh Bedrettin Destanı'nı almıştım elime. İtiraf etmeliyim ki hayatımın en unutulmaz okuma anlarından birini, tam bir 'katharsis'i yaşamıştım. Şiir biçiminde yazılmış uzun hikayesinde çok eski bir isyanın yenilgisini anlatır Nazım. Öyle bir anlatır ki isyanın haklılığını, yenilginin hüznünü, yoldaşlığın bağını duyumsar, Bedrettin müritleriyle birlikte arkadaşlarınız için de ağlarken yalnız olmadığınızı, son sözün hala söylenmediğini, isyanın geleneği ve geleceği olduğunu hatırlarsınız. Şimdi ne zaman haklı bir isyanın yenilgisine tanık olsam, Şeyh Bedrettin Destanı ve Börklüce Mustafa'nın çapulcuları, Karaburun mağlupları düşer aklıma: 

"Yenildiler/ Yenenler, yenilenlerin / dikişsiz, ak gömleğinde sildiler/ kılıçlarının kanını "...


Don Kişot'un mirası

Marcus, "Karşı Devrim ve İsyan" adlı incelemesinde romanın serüvenini şöyle özetleyecektir: "Modern kurmaca(nın) ruhu gerçekte, bir kez daha ciddiye alınan, gerçek bir içerik kazanan şövalyelik ruhudur. Dışsal varoluşun rastlantısal karakteri, sivil toplumun yerleşmiş, güvenli düzeni ve devlet ile yer değiştirdi; böylece artık polis, yasa mahkemeleri, ordu ve hükümet, şövalyenin kendisinde gördüğü hayali nesnelerin yerini aldı. Bu yüzden, modern romanlarımızda yer alan kahramanların şövalyelik karakteri değişmiştir. Bu kahramanlar öznel hedefleri olan aşk, onur, hırs ya da dünya reformu fikirleriyle, her tarafta önümüze engeller çıkaran bu yerleşik düzenle ve hayatın bilinen anlatısıyla karşılaşan bireyler olarak dururlar önümüzde. Sonuç, öznel arzuların ve isteklerin anlaşılmaz yüksekliklere çıkmasıdır. Herkes kendini büyülü dünya ile karşı karşıya bulur. Ona uygun olmayan, kendisine direnen ve inatçı istikrası onun tutkularına yol vermeyen ama bir engel olarak araya girdiği için savaşması gerektiği bir dünyadır bu."

Rabelias'ın 'Gargantua'daki gülmece öğesi, Boccacico'nun 'Decameron'undaki erotizm, Swift'in 'Gulliver'deki hiciv, Mary Shelley'in 'Frankeinstein'daki ürkütücü fantezi, Melville'in 'Moby Dick'indeki doğa mücadelesi, Dostoyevski'nin 'Yeraltındaki Adam'ındaki öfke, Stendhall’in 'Kırmızı ve Siyah'ındaki adalet arayışı, Turgenyev'in 'Babalar ve Oğullar'daki kuşaklar çatışması; hepsi de bireyin kendisini sınırlayan dünyaya karşı verdiği savaşın ve direnişin edebi ifadesidir.  Fuantes'e göre "tutkunun kaynağı ne olursa olsun, bütün büyük romanlarda başarısızlığa mahkum olsa bile mücadele etmekten vazgeçmeyen, bizi de mücadeleye davet eden kahramanların hikayeleri anlatılır. Don Kişot başarısızlığa uğradığını bilir, Goriot Baba da, Anna Karenina da, Prens Mişkin de".  

Çeşitlendirelim; Kafka'nın, Camus'un, Sartre'ın, Beckett'in, Türk romanında Oğuz Atay'ın kahramanları da başarısızlıklarının, tutunamamışlıklarının farkındadır. Kafka'nın romanlarını -'Değişim'i, 'Şato'yu, 'Dava'yı- getirin aklınıza. Buna rağmen vazgeçmezler. İşte o vazgeçmeme halidir ki onları başkalarının, benzer başarısızlıklarla hayata küsmüş insanların sözcüsü kılar. İnadına yaşamak artık bir direniş noktasıdır. 

Yazmak da direniş gereğidir. Nitekim 'zaferi umut etmiyorum' diyecektir Kafka; "mücadele yapabildiğim tek şey olduğu ölçünün dışında, kendi başına mutluluk değildir. Belki de sonunda mücadeleye değil mücadelenin keyfine teslim olurum." Stefen Zweig ölümü savaşa karşı direnişe çevirecektir bıraktığı intihar mektubunda; “Bazen ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şiir yaratabilen biri de bulunmalıdır”. Faulkner "insanlık galip gelecektir" inancıyla haykıracaktır tercihini; ''acıyla hiçbir şey arasında acıyı seçiyorum''. Camus mitolojiden ödünç aldığı Sisyphos efsanesi ile dünyanın yükünü kendi yüküne dönüştürecek, Sartre dünyanın üstündeki örtüleri kaldırmak için yazdığını söyleyecektir. 

Özgürlük talebi, hak arayışı ve adalet duygusu yaratıyor bireyin öfkesini, isyanını ve direnişini. 19. yüzyıl romanını doruklara taşıyan, Victor Hugo'nun 'Sefiller'ine, Flaubert'in 'Madam Bovary'sine, Zola'nın 'Germinal'ine enerjisini veren işte bu üç kavramdır. 20. yüzyıl açıldığında roman sanatı onların yolunu izlemiş Avrupa'nın toplumsal çalkantısını, direniş ve isyanlarını eksiksiz biçimde kaydetmiştir. Gözlemci olarak değil, yazar da direnişin öznesidir. Mesela 'Dünyayı Sarsan On Gün'ü yazarken devrimcilerle birlikte Kışlık Saray'a girmişti John Reed. Boris Pasternak Bolşevik değildi ama kitlelerin coşkusunu ve devrimi 'Dr. Jivago' ile selamlamıştı. Fuçik ölümü beklerken hücresinde yazmıştı 'Darağacından Notlar'ını. Malraux 'Umut'u, Hemingway' 'Çanlar Kimin İçin Çalıyor'u İspanya'da cephedeyken -yaşananlar unutulmasın diye- kaleme almışlardı. Maksim Gorki'nin 'Ana'sı, Solohov'un 'Durgun Akardı Don'u, Barbusse'un 'Ateş'i, Ehrenburg'un 'Dipten Gelen Dalga'sı, Ostrovski'nin 'Ve Çeliğe Su Verildi'si, Sartre'ın 'Özgürlüğün Yolu' üçlemesi, Vasili Grossman’ın 'Yaşam ve Yazgı'sı, Anna Seghers'in 'Ölüler Genç Kalır'ı, Boris Lvovic Vasilyev'in 'Sakindi Oranın Şafakları'ı hep birinci dereceden tanıklıklardı. 

Hayal güçlerini güçlüden değil özgürlükten, adaletten, direnen insandan yana kullandıklarında egemenlerin o mağrur imgesi kırılıverir, "imparator çıplak görünür ve terzileri imparatora yeni giysiler dikerken buna dikkat çeken iktidarsız yazar sürgüne, toplama kampına ya da ateşte yakılmaya mahkum olur" ...

Devrimleri, faşizme ve diktatörlüklere karşı direnişi anlatan adını anamadığım yüzlerce yazardan insana ve hayata duyulan inancı tazeleyen binlerce hikaye ve roman yazıldı 20. yüzyılın ilk yarısında... Edebiyatın otoriteye başkaldırısı sadece nazizm ve faşizmle sınırlı değil. Bürokratik bir iktidar mekanizmasına dönüşen reel sosyalizmin karşısında da pek çok yazar yine edebiyata sarılarak direnmiş, Stalin iktidarını gülmece yoluyla eleştiren pek çok yazar kitaplarıyla birlikte susturulmuştu. 

II. Dünya Savaşı'ndan sonra soğuk savaş dönemine giren Avrupa'da siyasi toplumsal hareketlere yer veren anlatılar azalırken, direniş ve isyan canlı bir organizma gibi yayıldı. Nitekim Batı sömürgesi üçüncü dünya ülkelerinde, Güney Amerika'da ve özellikle Afrika'da roman sanatı gerek biçim gerek içerik anlamında bütünüyle direnişin edebiyatı olacak, azınlık gruplar, feministler, eşcinseller, çevreciler, savaş karşıtları, kısacası farklılıklarıyla barışık, farklılıklarıyla yaşamak isteyen her kesim kendisini sanat ve edebiyat yoluyla duyurmak isteyecektir. Sanat ve edebiyat bir kez daha direniş ve isyanın merkezidir.

Özellikle Fanon'u ve 'Yeryüzünün Lanetlileri'ni direniş edebiyatına yaptığı etkiyle anmak gerekir. Afrika’da sömürgeciliğe baş kaldıran siyahların isyanı, Fanon tarafından teorize edilmişti. Sömürgecilerin baskı, zor ve tahakkümüne karşı verilen mücadelenin eşitler arası bir mücadele haline gelebilmesi, yani politik bir mücadele haline gelebilmesi için siyahların “ortaya çıkmaları, görünür olmaları” gerekiyordu. Görünür olmanın tek yolu ise zora karşı zor kullanmaktı; “Savaşalım, tarihte yerimizi alalım ve bu yerimizi alışımız tarihi ilk kez evrenselleştirsin”. 'Kara Afrika' romanı da bizzat varoluşuyla bir direniş noktasıydı. 

Bakmayın başka bir dünyanın mümkün olmadığını, başka türlü düşünmenin saçmalık olduğunu, tarihin sonunun geldiğini söyleyenlere, isyankarların sesine kulak verin; “Bir yolun sonunda saçmalık ve imkansızlık olması önemli değildir; doğru çizgi oldukları varsayılırsa, bütün yollar sonunda saçmalığa ve imkansızlığa çıkar. Yolun ucunda ne olduğuna aklınızı takmayın. Yolların ucu yoktur, erişilecek bir uç yoktur.” Korkmayın, yürüyün! Son sözümüzü söylemediğimiz sürece tarihin sonu nasıl gelebilir?