Apoletli gazetecilik prim yapıyor

Dosya Haberleri —

Serdar Altan

Serdar Altan

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü vesilesiyle Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eşbaşkanı Serdar Altan sorularımızı yanıtladı.

  • 90’lı yıllara gelindiğinde literatürümüze “apoletli gazeteciler” olarak yerleşen bir zümre ortaya çıktı ve Türk basınını MİT’in, Özel Harp Dairesi’nin birer şubesi haline getirdiler. Buna karşı ses yükselten, bu gidişatı kabul etmeyen Kürt gazeteciler ve Özgür Basın, yeni bir soluk olarak ortaya çıktı ancak baskı ve katliamlarla yok edilmeye çalışıldı.
  • Şimdi bilgi paylaşımı deyince sanki gazeteci sadece gördüğü bir olayı aktaran kişiymiş de, bunu elinde cep telefonu olan, kamerası olan herkes yaparmış gibi algılanıyor. Fakat bu yanlış bir algı… Gazeteci olayları ve olguları analiz eden, belli süzgeçlerden geçiren, araştıran, somutlaştıran, doğrulatan ve bunu en iyi, en yalın halde halka sunan kişidir.
  • Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un açıklamaları resmi devlet aklının tezahürü. “Bizim kayıtlarımıza göre tutuklu gazeteci yok” diyorlar. Bunu gerçekmiş gibi de sunmaya çalışıyorlar. Bunun kocaman bir yalan olduğu tabi ki her yönüyle anlaşılıyor. Zaten kimse buna kanmıyor. Derneğimizin Eşbaşkanı Dicle Müftüoğlu, yılların gazetecisidir, tutuklu ve hapishanededir.

HAVAR DERYA

İletişim ve haber alma ihtiyacı insan yaşamının her döneminde biçim değiştirerek gelişmeye devam ediyor. Haber mektupları, gazeteler, siteler vb. birçok kaynak her geçen gün biraz daha büyüyor. Tüm bunlar gelişirken elbette mühim olan bir şey var o da doğru ve tarafsız habercilik. Bu da herkesin bilgi edinme, haber alma, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanmak gibi temel insan haklarını gerektirir. Peki dünyada ve Türkiye’de yasal olarak güvence altına alınan iletişim ve habercilik hakkı Türkiye’de pratiğe ne kadar yansıyor? 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü vesilesiyle Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eşbaşkanı Serdar Altan gazetemize konuştu.

Türkiye'de, basın emekçilerinin sosyal ve ekonomik haklarını güvence altına alan 212 Sayılı Basın Yasası'nın 1961'de yürürlüğe girmesiyle Türkiye'de ne değişti?

Türkiye’de basın özgürlüğü tarih boyunca hep sorunları bünyesinde barındıran bir husus olarak günümüze kadar süregeldi. Osmanlı hükümetleri zamanından başlayarak, ilk Cumhuriyet yılları, Demokrat Parti iktidarı süreci hep bir baskıcı rejimle karşı karşıya kaldı gazeteciler. Basın özgürlüğünün adının bile tartışılmadığı yıllardan bahsediyoruz. 1960 darbesi sonrası 61 yılında yeni Anayasa ile birlikte basın alanında da bazı değişimler yaşandı. 212 Sayılı Fikir İşçileri Kanunu, Türkiye'de basın emekçilerinin sosyal ve ekonomik haklarını güvence altına alan ilk yasa olarak tanımlanabilir. Yasayla birlikte kıdem tazminatı hakkı, iş güvencesi hakkı, izinler ile ilgili haklar, sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı gibi haklar önemli gelişmelere de işaret ediyordu. Bu hakların elde edilmesiyle birlikte, basın emekçileri daha güvenceli ve daha iyi koşullarda çalışma imkânı elde etti diyebiliriz. Tabi genel anlamıyla da olumlu bazı etkileri oldu. Basın özgürlüğünün gelişmesi, basın emekçilerinin daha güvenceli bir çalışma ortamına kavuşması gibi. Artık gazeteciler haklarını daha gür bir sesle talep ediyor, haklarının korunması için mücadeleyi yükseltebiliyordu. Gerçi Türkiye de aman aman bir değişime yol açmadı ancak gazeteciler bir şekilde haklarının bilincine varmış oldular.

"10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü'' gibi birçok önemli gün sadece fiili olarak mı var? Böyle bir günün varlığı, gazeteciler ve gazetecilik açısından bir fayda sağlıyor mu?

Tabi ki Türkiye’de her alanda olduğu gibi bu alanda da yasanın yarattığı olumlu gelişmeler kısa sürede sekteye uğradı. Nitekim darbelerle yönetilen bir ülke olması sebebiyle özgürlüklerin ömrü de maalesef çok kısa oluyor. Bununla birlikte 212 Sayılı Basın Yasası'nın uygulanma aşaması zorlu bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Daha o dönemlerde bile hükümetlerle iş tutan işverenler, yasada yer alan bazı hakları uygulamaktan kaçınmışlardır. Ayrıca, yasada yer alan bazı hükümler, basın özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikteydi. Buna rağmen olumlu bakılıyordu ve bu yüzden 10 Ocak günü çalışan gazetecilerin bayramı olarak ilan edilmişti. 1971 yılındaki askeri müdahale ile birlikte her şey tepetaklak oldu. 80 askeri darbesi ise özgürlükleri bir bütün olarak askıya aldı. Bu kötü gidişat günümüze kadar geldi. Bu nedenle evet, bugün de maalesef birçok önemli gün gibi şekli bir kutlama gününün ötesine geçemiyor. Sadece gazeteciler, en azından bir mücadele günü veya seslerini yükseltebilecekleri bir gün olarak bugünü önemserler. Bugün itibariyle artık bundan da çok söz etmek mümkün olmuyor maalesef. Yani sınırlı bir önem atfediliyor diyebiliriz.

Türkiye'nin basın özgürlüğü karnesini umhuriyetin kuruluşundan bugüne değin nasıl değerlendiriyorsunuz?

Başta da belirttiğimiz gibi Türkiye’de basın özgürlüğü ciddi anlamda sorgulanması gereken ve aslında üzerine çokça tartışılması gereken bir alan. Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Osmanlı bakiyesi bir istibdat rejimi üzerine bina edilmişti. Abdulhamid döneminde zirve yapan bu baskıcı rejimin en temel yasakçı alanlarının başında basın özgürlüğü gelmekteydi. 1876 yılındaki Kanuni Esasi’deki “Matbuat kanun halkası çerçevesinde serbesttir” söylemiyle aslında basına bir çerçeve de çiziliyordu. Abdulhamid sonrası da bu durum değişmedi. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Kemalist rejim de basını, gazetecileri pek sevmedi. Daha doğrusu rejimin kontrolünde bir basın yaratma çabası hâsıl oldu. Takrir-i Sükun Kanunu’yla bu baskı rejimi taçlandırıldı. Ancak sadece susmak yetmiyordu, ayrıca konuşmak gerekiyordu! Yani mevcut yönetimi övmeniz şarttı. (Günümüze ne kadar benziyor değil mi?) Adorno’nun deyimiyle; “Faşizm sessizlik değil, konuşma zorunluluğudur.” Nitekim eleştiren, sorunları dile getiren bir gazeteciliğe müsamaha gösterilmedi. Bu durum kendisini Kürt isyanları sürecinde daha da açığa vurdu. Meşhur 141, 142’inci maddeler o dönemin eserleridir (1936-1991). Yine 4 Aralık 1945 tarihindeki Tan gazetesi ve matbaası baskını bu yılların hemen ardına tekabül eder. 50’li yıllara kadar zaman zaman bazı farklılıklar arz etse de bu durum hep öyle oldu. Demokrat Parti iktidarı döneminde ise bu konuda günümüz iktidarına çok benzer bir süreç yaşandı. İlk yıllarında demokratik bir yönetim görüntüsü veren ancak zamanla baskıcı bir rejime dönüşen Menderes hükümeti, basın konusunda tek parti rejiminin bazı yasaklarını kaldırmışsa da zaman içerisinde sansürcü bir hükümet olarak nam saldı, yasakçı bir zihniyeti hayata geçirdi. Demokrat Parti’nin son 5 yılında gazetecilere yönelik 2 bin 300 dava açılmış, basın alanı neredeyse felce uğratılmıştır. 61 Anayasası ve 212 sayılı Fikir İşçileri Kanunu bu konuda bir farklılık arz ediyordu elbette ancak, az önce de belirttiğimiz gibi zaman içerisinde şekli olmanın ötesine geçmedi. “Basın hürdür, sansür edilemez” dendi ancak mesele Kürtler ve gelişmekte olan sosyalizm olunca bu “hür” ve “sansür” çok farklı işliyordu. 70’li yıllar ve 80’li yıllardaki askeri darbelerin de etkisiyle artık Türkiye’de basın özgürlüğünden söz edilemez hale gelindi. 80 askeri darbesi sonrası devletin direkt denetimi altına giren bir basından söz etmek mümkün. Özal’ın başa gelmesiyle birlikte ise, yavaş yavaş bir basın kartelleri süreci yaşanmaya başladı. Artık devletle, hükümetlerle iç içe geçmiş bir basından söz etmek mümkün.  Önce Simaviler, Ilıcaklar, Nadiler, sonra Meşhur Aydın Doğanlar, Dinç Bilginler, Uzanlar, hep bir kartel olma peşinde ve savaşındaydılar. Ama illaki tüm bu işlerini devlet ile kucak kucağa yapıyorlardı. Bu yaklaşımları da aslında gazeteciliği artık pespaye bir alan haline getirmişti. İhale kovalayan gazete sahipleri, bunu genel yayın yönetmenleri ve devlet erkanıyla içiçe olan gazeteciler üzerinden yapıyorlardı. Tabi bir de yakıcı bir sorun olarak ortaya çıkan Kürt meselesi ve yükselişe geçen Kürt Özgürlük Hareketi karşıtı bir silah olarak kullanılmaya başlanmıştı. 90’lı yıllara gelindiğinde literatürümüze “apoletli gazeteciler” olarak yerleşen bir zümre ortaya çıktı ve Türk basınını MİT’in, Özel Harp Dairesi’nin birer şubesi haline getirdiler. Buna karşı ses yükselten, bu gidişatı kabul etmeyen Kürt gazeteciler ve Özgür Basın, yeni bir soluk olarak ortaya çıktı ancak baskı ve katliamlarla yok edilmeye çalışıldı. Onlarca gazeteci arkadaşımızı şehit verdik. Gazete binalarımız bombalandı, bürolar kapatıldı. Onurlu gazeteciler, yargılandılar, hapse atıldılar, sürgün edildiler. Buna rağmen direnişini sürdüren bir Özgür Basın gerçekliğinden bahsetmek mümkün. Sonrası zaten malum, 22 yıllık bir AKP iktidarı. Yakın dönem olması itibariyle az çok biliniyor. Özellikle son 10 yılda basını getirdikleri nokta ortada. Gazeteciliği resmen katleden bir AKP gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Gazeteciliğin genleriyle oynadılar. Bir havuz kazıp tüm yandaş basını içine doluşturdular. Geriye kalanlar da direniyor zaten.

Türkiye'de şu an birçok gazeteci hapishanede veya yargılanıyorken Adalet Bakanı gazetecilik faaliyeti nedeniyle ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle kimsenin tutuklu bulunmadığını ileri sürdü. Türkiye'nin bu tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un açıklamaları resmi devlet aklının tezahürü. Cumhurbaşkanı’ndan tutalım bakanlara kadar, Türkiye’deki düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engellemeler devlet erkânı tarafından kabul edilmiyor. Hükümet özellikle sivil toplum kuruluşlarının, gazeteci örgütlerinin, uluslararası kuruluşların, Türkiye hükümetine yönelik bu konuda yaptığı baskılara karşı böylesi bir savunma refleksi geliştiriyor. “Bizim kayıtlarımıza göre tutuklu gazeteci yok” diyorlar. Bunu gerçekmiş gibi de sunmaya çalışıyorlar. Bunun kocaman bir yalan olduğu tabi ki her yönüyle anlaşılıyor. Zaten kimse buna kanmıyor. Derneğimizin Eşbaşkanı Dicle Müftüoğlu, yılların gazetecisidir, tutuklu ve hapishanededir. Geçtiğimiz aylarda uluslararası bir kuruluş olan Free Press Unlimited tarafından “En Dirençli Gazeteci Ödülü”ne layık görüldü. Onun haricinde daha kısa zaman önce gazeteci arkadaşlarımız hapishaneden tahliye oldu. 2022-23 yılı içerisinde onlarca gazeteci tutuklandı, serbest bırakıldı. Halen içlerinde tutuklu olanlar var. Hüküm giymiş olan gazeteciler var. Yılın son günlerinde dahi gazeteciler tutuklandı. Tüm bu gerçekler ortadayken, bakanın bu söylemi safsatadan öteye gitmez. Bu söylemlerle gazetecileri suçlu gibi gösterip kriminalize etmeye çalışıyorlar. Aslında gazeteciliği suç saymaya çalışıyorlar. Böyle olunca da doğal olarak hapishanede gazeteci olmamış oluyor. Yani göz göre göre bir yalan söyleniyor olması anlaşılır bir durum değil. Onların kabul edip, etmemesi çok da önemli değil. Biz çok da dikkate almıyoruz. Niye dikkate almıyoruz? Çünkü doğal olarak kendilerini savunuyorlar, bir savunma refleksi geliştiriyorlar, bunun için de direk inkâra başvuruyorlar. Ama dediğimiz gibi açıktır, rakamlar ortada, isimler var, tek tek bunları sayabiliriz. Bu açıdan da açıkçası bir bakanın hem de Adalet Bakanının bunu söylüyor olması utanç verici.

İnternet sitelerinin, sosyal medya hesaplarının, haber paylaşımlarının erişime engellenmesi ve mahkemelerin aldığı yayın yasağı kararları sansür mekanizmasının etkili olarak işletiliyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son yıllarda yaşanan en büyük problemlerden biri de bu maalesef. Son birkaç yıldır özellikle Kürt gazeteciler ile sol/sosyalist gazetecilerin çalıştığı yayın organları erişim engeliyle yüz yüze kalıyor. Bazı aylar, örneğin Mezopotamya Ajansı veya JinNews ajanslarının sitesi bir ay içerisinde birden fazla kez erişime engelleniyor. AKP iktidarı sahada engelleyemediği gazetecileri yargıyı kullanarak engellemeye çalışıyor. Yargı organları da tamamen hukuksuz kararlara imza atarak, maalesef hukuku katleden bir pozisyon içerisine giriyor. İnternet portallarının önündeki engeller elbette Türkiye’deki basın özgürlüğü tablosunun bir parçası, ancak farklılıklar da arz ediyor. Örneğin bahsettiğimiz ajanslar kapatıldığında “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçe olarak gösteriliyor. Yani tırnak içinde “terör faaliyeti” olarak gösterilmeye çalışılıyor. Aslında bir haberle nasıl “milli güvenlik” tehdit ediliyor veya “kamu düzeni” nasıl bozuluyor gerçekten de anlamakta zorluk çekiyoruz. Gerçi dönemin başbakanı Erdoğan “yeri geldiğinde bir kitap silahtan daha tehlikelidir” minvalinde bir açıklamayla, aslında yazım dünyasının kendileri için nasıl tehdit oluşturduğunu beyan etmişti. Anlaşılacağı üzere zihniyetleri böyle, bu nedenle gazetecilerden, yazan-çizenden, aydından, entelektüelden korkuyorlar. Basın kuruluşlarına yönelimleri bu nedenledir. İktidar bu yöntemle Özgür Basını engellemeye çalışıyor. Kamuoyunun gerçekleri görmesini, duymasını istemiyor. Yaptıkları hukuksuzlukların üstünü örtmeye çalışıyor. Savaş politikalarının iç yüzünün kitleler tarafından görülmesini istemiyor. Böylece kötü yönetimi öyle değilmiş gibi pazarlayabiliyor. Tüm bunlar bu topluma yapılacak en büyük kötülükler. Maalesef AKP-MHP iktidarı bu kötülüğü yapmakta bir beis görmüyor.

Türkiye’de internet haberciliğinin bugünkü durumunu nasıl buluyorsunuz?

Aslında teknolojik gelişmelerle birlikte dijital dünya medya alanında daha görünür bir hal aldı. Basın ve medya organları kendilerini bu yeni alana göre yeniden konumlandırmak zorunda kaldılar. Artık basılı yayınlar eskisi kadar rağbet görmüyor. Geçmiş çağın en önemli buluşu olan televizyon bile dijital çağın çok gerisinde kaldı. Bu yeni durum ister istemez gazetecilerin de kendini yeniden gözden geçirmesi ve gelişmelere ayak uydurmak için pozisyon almasını zorunlu kıldı. Ancak Türkiye’de bu durum biraz çarpık ilerliyor. Dijital medya kapitalizmin dümen suyuna giderek, kendisi için yeni bir konfor alanı yaratma uğraşı içerisine girdi. Popüler kültür ile daha çok kazanç elde etme çabası, ortaya kötü bir gazetecilik pratiğinin çıkmasına neden oldu. Her şey tıklanma esasına dayalı bir sisteme dönüştü. Hal böyle olunca toplumun haber alma hakkı ve doğru bilgiye ulaşma istemi büyük zarar gördü. Aslında sistemin yaratmak istediği şey de biraz bu ucubelikti. Yani hiçbir şey vermeyen, sadece kafa bulandırmaya yarayan, doğru olanı, iyi olanı es geçen/göstermeyen, hakikati tersyüz eden bir gazetecilik. Elbette buna karşı duruş sergileyen bir gazetecilik pratiği de var ancak bunca kötünün ortasında görünmez hale geliyor maalesef. Üstüne bir de sansür ve yasaklamaları da ekleyince hepten ucube bir hal alıyor. Doğru olan, enforme eden birkaç bilgi kırıntısı da etkisizleşiyor, kayboluyor. Oysaki bu yeni medya alanı yapı itibariyle çok farklıydı ve doğru değerlendirilmiş olsaydı gazeteciliğin gelişimine büyük katkı sunabilirdi. Nitekim artık bu yeni dijital çağda kim gazeteci, kim değil onu bile kestirmek zor. Zira artık her bir birey bilgi paylaşımında bulunabiliyor. Olumlu yönleri olsa da, doğru temelde ele alınamadığı için bu olumluluk da bir işe yaramıyor.

Gazeteciliğin geleceğini nerede görüyorsunuz?

Gazetecilik hep var olacak. Bugünün dijital teknolojik gelişmeleri önümüzdeki 75 yıla, yani bu yüzyılın geri kalan yıllarına damgasını vurmayı sürdürecektir. Artık yapay zekadan bahsediyoruz ve bu belki de ileriki gelişmelerin binde biri bile değil. Daha daha önemli buluşlara imza atılacaktır mutlaka.  Ancak enformasyon ve enforme eden, yani gazeteci hep bir şekilde varlığını koruyacaktır. Şimdi bilgi paylaşımı deyince sanki gazeteci sadece gördüğü bir olayı aktaran kişiymiş de, bunu elinde cep telefonu olan, kamerası olan herkes yaparmış gibi algılanıyor. Fakat bu yanlış bir algı… Gazeteci sadece var olanı duyuran, sadece olmuş bir olayı gösteren kişi değildir. Aynı zamanda olayları ve olguları analiz eden, belli süzgeçlerden geçiren, araştıran, inceleyen, somutlaştıran, doğrulatan ve bunu en iyi, en yalın halde halka sunan kişidir. Bazen bir haber yapmak için, bir yazı yazmak için, bir görsel dosya hazırlamak için günlerinizi, haftalarınızı, aylarınızı veriyorsunuz. İşte bunu herkes yapamaz. Öyle her eline telefon alan bu işin üstesinden gelemez. Bunun için bilgi/birikim, deneyim/tecrübe ve daha birçok önemli vasıf gerekir. Bu nedenle gelecekte bugünkü dijital karmaşa yerini; sadeleşmiş, daha sistematik hale gelmiş bir gazetecilik ve enformasyona bırakacaktır. Bunu yine okuyucu, izleyici, takipçi yapacaktır. Yani gazetecilik yeniden parlak zamanlarına dönecektir. Ve o her eline telefon alıp kendisini medyacı sanan da elindeki telefonu usulca bırakacaktır veya daha yararlı işlerde kullanacaktır.

Biat etmiş medya için ne söyleyebilirsiniz?

Türkiye’de basın alanı her dönem siyasi saiklerle kendini var eden bir yapı olageldi. Geç Osmanlı döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna, Adalet Partisi iktidarından darbeler sürecine, Özal hükümetlerinden AKP’ye kadar bu hep böyle oldu. Başta da söylediğimiz gibi basın özgürlüğü iktidarların çıkarı doğrultusunda şekillendi. Zaman zaman siyaset basının önüne geçti, zaman zaman basın siyasetin önüne. Bazen de bir denge hali söz konusu oldu. Ama illa ki politik alanın içerisinde oldu. Türkiye’deki yaygın medya açısından düşünecek olursak, öyle aman aman bir ideolojik perspektife sahip değil. Çıkarsal bir yaklaşım söz konusu. Daha çok da rüzgar nereden eserse oraya yelken açma hali biçiminde tanımlayabiliriz. Fakat bu mutlak suretle devlet yanlısı bir çizgi. İktidar odaklarıyla ilişkilenme ve birbirini tamamlama hali. Yakın zamanda AKP bu durumu da lehine değiştirdi tabi. Önce kendi havuz medyasını yarattı, ardından en değme medya patronlarını, kartellerini bu havuza dahil etti. Gazetecileri benliğinden soyutlayan bir yaklaşım açığa çıktı. “Ya havuza atlayacaksınız, ya yok olup gideceksiniz” dendi. Aydın Doğan’ın elinden varını yoğunu aldılar. Artık esamesi okunmuyor. Biat edenler bir kenarda durmayı başardı. Etmeyenleri kötekle yola getirmeye çalıştılar. Çoğu terk-i diyar etti, soluğu Avrupalarda aldı. Şimdi bir bütün olarak siyasi görüş veya ideolojik yaklaşım sergileyen bir medyadan ziyade, biat etmiş, havuzdan beslenen, iktidara yamanmış ve benliğinden soyutlanmış bir medyanın varlığından bahsedersek daha gerçekçi olur.

Muhalif bir perspektiften haber yapmak, gazeteciler için bir zorluğa neden oluyor mu?

Türkiye’de basın özgürlüğü konusunda ciddi anlamda baskı ve yıldırmaların olduğu bilinen bir gerçek. Ancak mevzu Kürt basını olunca bu baskılar katlanarak artıyor. Kürt coğrafyasında gazeteciler neredeyse iş yapamaz hale getirilmek isteniyor. Özgür Basın geleneğinden gelen gazeteciler haricinde diğer basın yayın organları ve çalışanları neredeyse devletin gösterdiği dışında haber yapamaz konuma gelmiş durumda. “Çatlak ses” olarak değerlendirdikleri Kürt gazeteciler ise özgürlükleri pahasına, canları pahasına gerçeklerden taviz vermeden çalışma yürütme çabasında. Tabi durum böyle olunca direk baskıların hedefi haline geliyorlar. Öncelikle sahada önlerine zorluk çıkarılıyor. Polis, birçok eylem etkinlikte gazetecilerin görüntü almaması için, haber yapmaması için yoğun mesai harcıyor. Yine özellikle yasaklı kırsal alanlara gazeteciler giremiyor ve yaşanan sorun ve sıkıntıları kamuoyuna yansıtamıyorlar. Diyelim ki bir şekilde haberini yapmayı başardı ve yayına hazır hale getirdi, bu sefer de yayın mecraları hedef haline geliyor. İnternet üzerinden yayın yapan ajanslar ve haber portalları kapatmalarla yüz yüze kalıyor. Bu arada bu baskıcı sistem, sahada engelleyemediği gazetecileri yargıyı kullanarak engellemeye çalışıyor. Yargı organları da tamamen hukuksuz kararlara imza atarak, maalesef hukuku katleden bir pozisyon içerisine giriyor. Nitekim 2023 verilerine baktığımızda gazeteci yargılamalarının tavan yaptığını gözlemleyebiliyoruz. Bu da Türkiye’de, özellikle de Kürdistan’da gazetecilik yapmanın ne kadar zor olduğunu gözler önüne seriyor.