Dibini göremediği derin bir uçurumun üstünde duruyordu. Başını kaldırdı, karanlığın içine mavi sızıyordu. Arkasını görmüyor, önü bütün bir boşluktu. Niye buradaydı bilmiyordu. Gözlerinin önünde beyaz beneklerin uçuştuğunu görüyordu. Kar taneleri havada hafif tüyler gibi karanlığa dokunarak tembel tembel dönüyorlardı.
Gece sonsuz bir uçurumun tepesinde açık duruyor; O, burasının dünyanın bitim noktası olduğunu sanıyordu. Sanki gök kırılmış, yerinde yoktu. Etrafına bakındı: daracık bir çılgan kıvrıla kıvrıla dimdik aşağı iniyordu. Çılganın yanındaki kayadan bir kuş öttü. Kuş öttü ve kanatları gövdesini uçuruma fırlattı. O, bunu gördü. Gövde ağırlığı yeni bilmiş gibi hızla düştü. Gövde sesiyle birlikte bütün diplere dağıldı. Diplerde kırık sesler birleşerek yukarıya bütün halinde çıktı. Kulakları sesleri toplarken bakışları geldi kayalığın ablak yüzünde duran yarıkta sabitlendi. Derken bir kıpırdama gözüne çarptı ve ardında benekli, sırtı karda parlayan bir ceylanın iri gözlerinin ona dikilmiş olduğunu gördü. Bu belli belirsiz ürkek canlının soluk, hüzünlü yüzü sanki gerçek değil, mermerden yapılmış gibiydi. Kar içinde bütün ceylanların gözleri iri, kara gözükürdü. Baktığı ceylanın çenesi tuhaf bir şekilde oynadı. Ağzı oynadı ve ağlar gibi inledi. Bir daha, bir daha inledi. İniltiler biteviye sürdü gitti...
O, önce uyandı. Sonra öylece bir uyur bir uyanır kalakaldı. Kulağında çok uzağa dağıtılmış bir inilti vardı. Gözlerini toparlayamıyordu; bakışları kuşun havada kamaşan kanatlarında kalmıştı. Hep öyle oluyordu: zaman duruyordu. Açık gözlerde rüya kapanıyorken bellek kendini rüyanın silik-kopuk ayrıntılarına açıyordu.
Rüyanın devamıydı sanki burası. Gece mavisi içinde bulutlar yere yakındı. Sıralı, küçük, esmer tepeleri bekleyen ağaçlar, çok ince bir yağmurun açtığı izler, dünyanın iç sesleri, sabahın boşluğunda eriyordu. Onun hemen solunda en derin en doruğa bakıyordu. Uçurum, erken uyanmış yırtıcı hayvanın esnerken açılan kocaman ağzı gibi duruyordu.
Rüzgarsız, pus içindeki sabaha ilk o uyanmıştı. Az ötede elinde silahı nöbetçi duruyordu. Her şey nem ve pustu. Sabah olduğunu ötüşleri yabanıl kuşların seslerinden anladı. Bir tepeyi bekliyorlardı. Kuşları onları tanırlardı. Onlar içindeki doruklarına gözleri yetmeyenlerdi.
Silahlarının ahşap dipçikleri kendilerini nemli toprağın dirimine bırakmışken, ölü namluları yerde dağınık yatmışken onlar yakılan ateşin dupduru alevlerine sürdükleri demliğin çayına kuru ekmek katık ederek kahvaltılarını yapıyorlardı. Hepsinin üstünde toprak renkli elbiseler vardı. Hepsinin yüzünde üstünde oldukları coğrafyadan izler okunabilirdi. Hepsi bu coğrafyanın bir taşı, bir ağacı, manzarayı tamamlayan gölgesi gibi duruyordu. Hepsinin karı erimiş bir dağın neşesi varken O gördüğü rüyadan çıkmamış bir derinlikle dışına anlamsızdı.
Grup akşam çıktıları bu tepeden vadiye doğru inmeye hazırlanırken ayakları Onu alıp en öne attı. Şimdi O önde dağı sarmış titrek kıvrımlı patikadan hafif adımlarla iniyorlar. Dağın dönemeçlerinden güneş yavaş yavaş açılıyor. Sis inceliyor. Gök yere inmiş gibi. Nesneler açık-seçik ayırt edilebilir hale geliyor. O bir an geldikleri yere bakıyor. Yükseklerde sis hemen her şeyi; dağ doruğunu, derinlikleri, ağaçları silmiş... O sislerin arasında yitip giden nesnelerle birleşiyor.
Hafif adımlar vadiye dikine inen dağın bir tepesinde buluyorlar kendilerini. Çok geçmeden tepelerin arasında birbirinin omzuna yaslanan kayaların yükselerek uzak kıyıların görünümünü gizledikleri derin boğazlara sapıyorlar.
Bir yere gelip durdu. Önünde büyük bir kayalık yükseliyordu. Patika kayayı iki yandan sararak geçiyor, aşağıda, kayanın bittiği yerde tekrar birleşiyordu. O bu yeri iyi biliyordu. Her zamanki gibi kayanın sağından iniyorlardı. O sağdan birkaç adım attı. Neden sonra döndü, yönünü sol tarafa verdi. Soldaki patika uçurumun üst kenarında kıvrılıyordu. Yoldan çıkmış gibiydiler. Kimse onun neden o yöne saptığına anlam veremedi. Kendi de... İlerlediler. Artık karanlığın içinde ışık vardı. Gölgeler yerlerine dönüyorlardı. Kayalar diplerine serdikleri gölgeleriyle daha bir hafiftiler. Cismiyle uçurumu eksilten bir kuş kesik kesik öttü. Sesini bıraktığı uçurum onu heceledi. Sesi tek notalı bu kuş sanki onun rüyasından fırlamış gibiydi. Sesini ne çok seviyordu!
Bir keskin dönemeç dönüldükten ve kayalık bittikten sonra adımlar seyreldi. Dibi güneş görmez derinlik belirdi. Onun gözleri rüyasından taşıdığı derinliğe bakıyordu sanki. Bu patika kalıntısında, bu kör geçitte ansızın sıralı ceylanlar sekerek dağıldı. Bu beklenmedik karşılaşmadan edindiği hafif ürpertiyle doluyken yüzünü nedensiz sol tarafa döndü. Dönmesiyle yönü uçuruma dönük bir ceylanı görmesi bir oldu. Ceylanın önü uçurumdu; arkasında ise duvar gibi bir kayalık yükseliyordu. Tek çıkış yolunda da O duruyordu. Gözgöze geldiler. Bu, rüyasında gördüğü ceylandı. Gördüğü karşısında ürperdi. Korkunun gözleri büyüktü!
Zaman bir daha dondu. Taşlar sertliğini sevdi. Yalnız olmanın sürekliliğiyle ağaçlar sayıklayan dallarını sakladı. Bilmeden var olan ve hep bakılan boşluk doldu. Sis silindi. Bilindik-bilinmedik ne kadar göz varsa zembereğinden boşaldı. Uykulu karıncalar nefesini tuttu. Çiğden ıslanmış ot kökünü suya kapattı. Dünya bir durma haliydi, öylece durdular. Ha var ha yok bir hayal gibi asılı kaldılar. İkisinin gözleri sanki suyu çekilmiş çukur çeşmeydi. Derken zaman usulca eridi. Önce bakışlar aktı. Sonra ceylan göz kırpımı bir anda derinliği gözlerinin ardında duran uçuruma bir daha baktı. Ağırlığını çınlayan boşlukta tarttı. Ağırlık yoktu. Sertlik olmazsa taşlar akacaktı. Kendine kapattığı gözlerinde eğik gök yere indi ve yer çekimi bitti. İşte, seken bir hafiflikti ceylan. Havada asılı bakışlarıyla uçurumda iz bırakarak gözlerini tarttı.
Ceylan gözlerinden silinince Onun için her şey aşağıda, dünya ise çok uzakta gibiydi. Rüyasından edindiği iniltiyle kendinin en dibine çöktü. Kendindeki boşluğu duydu. Damarlarından önce bir uğultu yükseldi, sonra içinin duvarına tırmanan sesleriyle ayıldı. Derinliğin üstüne eğildi. Her derinlikte bir sığlık vardı. Kendini derinliğe bırakanla derinliğe bakan bir değildi. Sığlığını bildi. İçine döndü. Derin bir nefes aldı. Şimdi içinde bir derinlik yankısı vardı.
Döndü. Ona yönelmiş şaşkın yüzlere baktı. Derinliği sisle dolu uçurumun dibine inmek için kayaların etrafından dönen patikaya hızla yollandı. Sanki ayakları değil kalbi Onu ceylanın yanına kadar götürdü. Suçlu, sürgüsü düşmüş adımlarla ağır ağır Ona yaklaştı. Ceylan bir taşın üstüne düşmüş boylu boyunca yatıyordu. O ceylanı görünce birden bire parlak ama soğuk bulutların arasından sıyrıldı. Güneş anlamlı bir gülümseme gibi öylece donup kaldı. Umulmadık, mucizevi bir parlamaydı bu. Başka bir evrenden gelen bir haberi iletiyordu sanki. O doğanın Ona bir şeyler söylemeye çalıştığını sezinledi. İletilebilir ama ispatlanamaz bir hisse kapıldı. Titredi.
Ceylan Onu görünce kalkar gibi oldu, tökezledi ve olduğu yere yığılıp kaldı. İnledi, inlemesi kayalardan yankılandı, dağıldı.
O anlatımını tam olarak çözemediği işaretlerle çevriliydi. Ölümün giderek yaklaşan çıtırtısıyla nesneler birer ruh kazanmış, yüzleri ortaya çıkmıştı. Dünya kendi derinliğini bulmuştu. O sonsuz, zaman dışı anda benliğinde bir varlık, belki de çok eskilerden, ilk insanlardan beri yaşayan bir ruh bilmeceyi çözdü. Ve ceylan ölüyordu.
Kendisine yönelmiş kederli bakışlar altında ceylanın her yanı titriyordu. Sevimli siyah burnu her solukta iri iri açılıyordu. Her derinden nefes alıp verişinde karnı körük gibi kalkıp kalkıp iniyordu. Ölüme teslim olur gibi ince uzun boynunu öne doğru uzatıyor, acısı iri kara gözlerine vuruyordu. Buğulanan açık ama bakışsızdı. Bedeni aralıksız titriyor, düzensiz aralıklarla gelen şiddetli kasılmalarla aniden sarsılıyor, kıvranıyor, sonra hemen yatışır gibi oluyordu. Vücudun ıstırabına rağmen yüzünde belli belirsiz bir huzur vardı. Acısı bitiyor olmalıydı.
„Onu kurtaracak bir şey...“ dedi biri boş elleri açık, gözleri boşlukta çaresiz durarak.
Hiçbir şey yapılamazdı. Yalnızca zaman geçerdi böyle anlarda. Ve ceylan zamana „hadi, geç...“ der gibi inledi. Tek bir inilti, kısa süren, ağlayan bir insanın sesini andıran... İnilti sabahın boşluğuna dökülen bir avuç su idi sanki, dağıldı.
Boşluk eski halini aldı. Dünya hafifledi. Sessizlik tutulur hal aldı. Çıt yoktu. O gözlerini kapattı. En büyük boşluk kapandıktan sonra gözlerin ardındaydı. O büyük boşlukta bir inilti yankılandı. Gözlerini açtığında ölü ceylanın birkaç adım ötesinde kanatsız bir kuş ölüsünü gördü.
Bakışları kuş ölüsünün üstündeyken bir inilti daha duydu. Başını kaldırdı. Uçurumun üstünde bir ceylan Ona bakıyordu.
Bolu F Tipi Hapishanesi