O hep gözlerinden önce uyanırdı. Uyandı, gözleri yüzünde dibini unutmuş bir çukurun bulanık sularıydı. Bir süre ışık bilmedi. Dünya bulanıktı. Gözleri de uyandı. Yatağında döndü, hücre penceresine baktı. Pencere sanki ağız, çenesini açmış da esniyormuş gibi kapkara, apaçık duruyordu. Bayıldı.
Sesin, hareketin ve hayatın çekip gittiği bir boşluk, bir sessizlik yaşadı önce. Sonra ses, hareket ve dokunma duygusunu. Derken bütün vücudunu dolaşan sızıdan varolma, hayatta olduğunu bilmenin o tuhaf tadını yaşadı. Bu tadın uzayıp gitmesini bekledi. Arkasından da belleğin ışınmasını, düşünce kırıntılarının uyanışı ve kımıldayabilmenin sevincini duydu. Bir dem yitti. Çok geçmeden kendini gözleri kapalı, ranzada sırtüstü yatarken yakaladı. Kendini yakalamasıyla nefes almak için çırpınmaya başlaması bir oldu. Artık nefes alıyordu ama gözkapaklarındaki karanlığın yoğunluğu bir ağırlık gibi gözlerinin üstüne abanıyor, ışıksızlığa boğuyordu onu.
Gece... Hücrede bir başınaydı. Hasta, ateşler içinde üşüyordu. Yalnızdı. Dışarıda hafif rüzgar vardı. Yalnızlığını gidermek için rüzgara kulak kesilmişken birden aklına çok korkunç bir şey geldi. Bütün kanının kalbine aktığını duydu. Yine kendini kaybetti, ayıldı. İşte ölüyordu! Duyduğu dehşetten olduğu yerde kaskatı kesildi. Her yanında ter boşaldı; iri buz gibi damlalar alnında birikti. Gözleri tabana çakılı öylece bekledi. Karanlık bekleyiş, sonsuz azap, derin boşluk öyle yutup yutup kustu.
Ölmüştü. Mezardaydı. Uyandığında gözleri açıktı. Hiçbir yanını hissetmiyordu, gözlerinden başka. Gözleriyle duyuyordu. İçinde bir gömüt tekmeleniyordu. Apansız içinde olduğu mezarın üstünde duran tahtalar yavaşça kımıldamaya başladı. Ve derken kapkara abanozdan bir ağız gibi aralandı mezar. Bu aralıkta önce kefenli bir kız çocuğunun geçtiğini gördü. Sonra rüzgarın etrafı kasıp kavurmasını duydu. Ve tahta aralıklardan batmakta olan ayın kan kırmızı ışıklarının sel gibi gözlerine boşaldığını...
Gözkapakları aralandı. Kalktı. Elektrik düğmesine dokundu. Pürüzsüz, buz gibi duvara tutunarak lavaboya doğru yöneldi. Yeri olmayan yere doğru döndü. Kendini olmadığı yerde gördü. Karşısında ayna duruyordu. Hücresinde ikinci bir yalnızlıktı o. Evet işte oradaydı; olmadığı yerde. Kendi görünürlüğünü ona veren bir tür gölgedeydi. Kendini aynada gördüğünde bulunduğu hücrede olmadığını irkilerek duyumsadı. Ama çok geçmeden gölge mekanın dip ikliminde ona yönelen bakışlarıyla kendine geri döndü. Dönen o muydu, aksi miydi bilmedi bir zaman. Sonra gözlerini kendine doğru yöneltmeye ve yeniden kendini bulunduğu yerde kurmaya başladı. Aynada, büyük bir korku ve kaygıyla avutları çökmüş bitkin yüzünde dolaşan ifade değişikliğine baktı. Bakarken solgun, çıkık alnından aşağılara doğru inen parmak kalınlığında bir damarın oynadığını, şiddetle kabarıp indiğini farketti. Damardan pek hafif, görünür görünmez bir kızıllığın yanaklarına ve sönük gözkapaklarına doğru yayıldığını gördüğünde gözleri tekrar ışıksız kaldı. Dudakları yarı pişmiş et görünümünü aldı. Yüzünde hayat çekildi. Ve başka bir yüz... Aynanın içinde gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Dudaklarında fenalık geçiriyormuş gibi acı bir gülümsemeyle titreşiyordu aynadaki. Sanki ondan habersizdi. O, yüzünü aynaya yaklaştırdı. Çok sessiz, çok yavaş fakat iyice duyulabilen bir hıçkırık kulak sayvanına dokundu. Dili boğazına kaydı. Sonra onu kustu; çünkü sırtını dövecek kimse yoktu. Ama aynada bir kız çocuğu duruyordu. Kız paçavralar içindeydi. İri, şehla gözleri vardı. Bir eli sarkık, diğeriyle gölgesinin saçlarını tarıyordu. Çok tuhaf, iniltiye benzer, hafif bir ses çıkartıyordu. Ses beyninde uğuldarken onun önünde hayal görünümlü bir gölge aynada ince bir buğu bırakarak geçti. Gölgenin geçtiği yöne bakarken diğer yönde kırışmış bir el omzuna dokundu. Dokunulan yöne döndü, el yoktu. İnsanın ifade gücünü zorlayan bir dehşete kapıldı. Bedeninin en ince liflerine değin titreyerek yatağına döndü.
Yatağında uyur uyanık bir halde dönüp dururken ansızın menteşelerin üzerinde kımıldadığında sesi ile insanı ürperten, kulakları tırmalayan som demirden yapma, kapı açıldı. Birden çiy, zehir sarısı bir ışık gözlerini aldı. Bir ip sallanıyordu kapının ortasında. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Zaptedemediği bir titreme her yanına yayıldı. Ve bir korku panik gibi, karabasan gibi geldi kalbine oturdu. Tuhaftı, ip kendini örerek ona yaklaşıyordu. Örümcek ağından da inceydi. İşte ip geldi. İyice yaklaştı. İşte boğazına dolandı. Onu yavaş yavaş tavana doğru kaldırdı. Ayakları yerden kesilmiş şekilde havada bir süre sallandı. Sonra kendi içinden çıkarak karşısına geçip asılı yüzüne baktı. Evet sanıldığı gibi yakışıklı değildi. Bunu anladı. Ama ölmek için de daha çok erkendi. Dudaklarını kımıldatmadan kendi kendine ‘’Ama gözlerim göçüyorlar’’ diye mırıldandı. Dili de dudaklarının arasına sıkışıp kalmıştı. Gölgesi ip’te sallanıyordu; gölgesi bir büyüyüp bir küçülüyordu.
Nefes nefese başını kaldırdı. Ne kadar sıklıkla soluklansa yetmiyor, boyun damarları kabarıyor, gözleri yerinden fırlayacak denli açılıyor, çaresi yok boğuluyordu. Biri yardım etsin gibi baktı. Ne ki, amansız, derin ve kaçıp kurtulmaya imkan vermeyen geçitsiz bir yalnızlıkla çevrelenmişti. İşte kapısı içine dönüktü. Kafasını gövdesine gömüp kendine taşınma istemiyle doldu bir an, olmadı. Nefesi düzene girince etrafında bir takım sesler, hareketler, kımıldamalar sezimlemeye başladı. Gerçekle sanrı birbirine yetişiyor, ayrılıyordu. Duydukları sesten başka bir boğuk çınlamaydı. Sesten katıydı. Ağırdı. Belirsizdi. Ve ısrarlı bir tonla kulağına çarpıp dağılıyordu. Hücrenin dip köşesinde kendi örüntüsü içinde uyuduğunu düşündüğü örümceğe taraf bakındı. Gel ki hücreyi dolduran fısıltılar, mırıldanmalar, durmadan değişen görüntüler, kıvrılıp-bükülen renkler, hafif ayak sesleri onun örümceğe acımasına imkan vermediler.
Belli belirsiz solunmayı andıran bu sesler eşliğinde sayıklıyor, acılar içinde kıvrılıyordu. Her geçen saniye daha ağır, daha korkutucu olmaya başlıyordu. Boğuluyor, çırpınıp kurtuluyor, yine boğuluyordu. Boğuldu.
Hücre penceresinin ardında bir siluet belirdi. Siluet pencere aralığında bir an titredi. Sonra bir iniltiyle içeri girdi. İyice yaklaştı ona. Bir yüz göründü. Aynadaki kız çocuğunu andırıyor ama o değildi. Çökmüş yanakları ölüden farksızdı. Gözlerinde bir pırıltı, bir şefkat belirtisi olarak yanıp sönüyordu. Siluet başka bir zamanın ılıklığıyla onun elini avucunun içine aldı. ‘’Anne’’ dedi, uyandı. Bir zaman uzak yerlerine ulaşamadı.
Ağzı kurumuştu. Bardağa doğru uzandı. Birden irkildi. Gözle görülmeyen bir cisim usulca sürünerek ona doğru yaklaşıyordu. Kapıya baktı; kapının ortasında duran mazgal sanki bin yaşında sağır kulaktı. Hücreye dağılmış kuru çehreler gözlerinin önünde bir bir belirip bir kayboluyordu.
Bir an, kuru çehrelerden müphem seslerden sıyrılıp dışarı bakındı. Pencere hala esneyen ağız halindeydi. Karanlığın içinde bulutların görülmemiş bir yoğunlukla hücrenin üstünde biriktiğini gördü. Her yandan kopup gelen bulutlar, tüm ağırlıklarıyla tepede kaynaşıyorlardı.
Bakışlarını hücreye çevirdiğinde duvarların hareket ettiğini, hücrenin gitgide küçülmeye başladığını dehşetle farketti. Duvarlar, birbirine yaklaşıyor, hücre ufarak bir beton kutusu olma yolunda ilerliyorlardı. Küçülme o kadar hızla oluyordu ki durup düşünmeye, bakmaya vakit bulamıyordu. Karşılıklı duvarlar üstüne üstüne geliyordu. Gittikçe küçülen hücre onu yutmaya hazırlanıyorken kalbinden kulağına gelen nabız atışları eşliğinde haykırdı ve bayıldı.
Derin, ölüm kadar derin bir uyku... Ne kadar uyudu bilmedi. Gözlerini açtığında daha önce hiçbir yerde görmediği kükürt rengi, sert, vahşi bir ışık hücreyi aydınlatıyordu. Başucunda asılı duran iri, şehla gözlü kızının resmine yalnızlığını paylaşır gibi baktı.
Bolu F Tipi Cezaevi
A.REZAK GÜLMEZ: O kendine taşınmak istiyor