Bir tepedeydi. Dünyada sıcağı süzülmüş bir ışık vardı. Çayırlıklar, sıralı tepeler, gökyüzünü uzaklaştıran serpilmiş bulutlar hep birlikte ters dönmüşlerdi. O, göğü bir uçtan ötekine kat eden mevsim kuşlarıyla çaresizliğini paylaşıyor, ama kendine dokunamıyordu. Öylece durmuş, dünyaya yeni gelmiş biri gibi etrafa bakınıyordu. Korkusuna tırmanmış, onun doruğuna varmıştı ama bir sükunet de vardı üstünde; süreksizliğiyle, güvensizliğiyle, iyi tartılması gereken bir çocuk sükunetiydi bu. Kalbinin ve aklının her köşesi aynı biçimde büyümemiş insanlardan kalma yarım bir çocuğun tekin olmayan sükunetiydi yaşadığı.
Yüz üstü yerdeydi. Sırtını bir postal eziyordu. Biri ellerini arkadan bağlıyordu. Biri de ona bir şeyler soruyordu. Ama o kopmuştu. Yere yapışan yanağını bir taş kesiyordu. Bir an gözlerinin önünde duran yamaçta yana yatmış otlar içinde bir ot olmak, rüzgara mırıldanmak istemiyle doldu. Orada öylece, yumuşak eğimli tepede, yeşili kararmış bu yerde birbaşına rüzgara şarkı söyleyen ağaca bakan bir taş olma fikriyle uçuştu, etrafa dağıldı.
Bir hafiflik, tüy kadar bir hafiflikle kuşandı. Hayat ile ölümün o belirsiz sınırında bir saydan giz, kat ettiği varoluş ile yokoluş arasında o geçirgen mesafe ona çok uzun geldi. Kulağında bir dolu patlama sesi, gözlerinin önünde kocaman silahlarıyla gezinen  adamların ortasında bir boşluk yaşadı. Ve duyulmayacak bir şekilde kendi kendine “Ne olacak yani, ben şimdi burada ölmesem, sanki dünya benim ölümümle mi ağırlaşacak” dedi. Bu dar zaman parçasında, bir anda yok olmak, unutuluşa karışmak ne tuhaf şeydi! Daha çocuk sayılırdı. Kemiğe yapışmış kavruk bir deri içinde gözleri çukura kaçmıştı. Çöktüğü yerde çürüdüğünü, orada dünyaya gömüldüğünü görüyordu.
Hep merak etmişti; sonu ölümle noktalanacak bir olayın içinde bir insanın kafası nasıl çalışırdı diye. Düşten sıyrılmak her zaman insanı gerçeğe atamazdı. İçinde suları çekilmiş sabit biri onun yarı kapalı gözlerinde bir bilinmeze bakıyordu. Ölüm sessizlikti. Ölüm durmaktı. Ama o şimdi bir tek şeye kilitlenmişti. Kendi en derinliğini görmek istiyordu. Ağır bir hafifliğin üstüne çöküşünü duyuyordu. Adını hemen koyamadığı bu tuhaf hafiflik onu içine almış, varlığını yavaş yavaş ele geçiriyordu. Bir yanı toprağa gömülür gibiydi.
Bu yerde köpük salyalıydı ölüm. Kendini hiç durmadan genç tekrarlardı. O, kendini ölüme alışmış sayıyordu. Yola çıktığında sevincine diyecek yoktu. Bir dağı aşacaktı. Dişlerinin arasında ezdiği acı bir otun tadı dağılıp yayılmıştı ağzında. Geçit vermeyen sarp yerleri, kayaların arasına saklanmış dar, yılan yolları dolanmıştı. Her an üzerine kapanacakmış gibi duran kayaların oluşturduğu geçitlerden geçmişti. Artık yorgundu. Zaman alacakaranlığın içinde maviye sızıyordu. Birazdan maviler giyecek göğün altında sabahın boşluğuna yürüyordu. O, önünde yürüyenin karnının aç olduğunu biliyordu. Onun kulak sayvanında yamaçta dikenlerini sertleştirmiş bir kengeri, kaypak bir kayayı, az ötede kambur bir tepeyi, çok uzakta bir ağacı ve kıvrılan patikayı görüyordu. Derken kulağına bir ses çarptı. Durur gibi oldu. Ağır bir pervane sesi gittikçe yakınlaşıyordu. Dağıldılar; bombalar patladı sonra. Ortalık bir anda kızılca bir kıyamete dönendi.
Dünya kendi dalgınlığındaydı. Onun gözlerinin önünde ağır ağır sönüyordu sanki. Yüzünde kan tamamen çekilmiş gibiydi. Kemikleri uğulduyor, arada bir çenesi dudaklarını titretiyor, belli belirsiz kasılmalarla gövdesi seğiniyordu. Şakağında bir namlu duruyordu. Gözleri boşalmıştı. Namlunun ardındaki ona bir şeyler soruyor. O dünyaya ait korkularıyla artık bir ölüden farksızdı. Nice sonra namlu şakağından kaldırıldı.
Şimdi her şey donuk pastel görünümündeydi. Dilini bilmediği tok bir sancıyla kıvranıyordu. Gözleri buğulu kalakaldı bir zaman. Suya atılan bir taş gibi kendiyle yayıldı, genişledi, en dip iklimini buldu; ama yine de öylesine boş, sessiz durgun bir dinginlikle kaldı. Onun her zaman bir nedensiz sessizliği vardı. Bu yöredeki görüntülerle birleştiğinde onda ne sessizliğe, ne tedirginliğe benzeyen yepyeni ama hiçbir şey, gene de varlığını duyuran bir tuhaf duygu yaptı.
İşte karşısında iki kuş şakalaşıyordu. Sesleri belli belirsiz geliyordu. Çalının dibindeydiler. Biri çalıya kondu. Gözlerini kuşlardan alamadı. Sonra kendini dışında duydu. Ölü bedenini orada bırakmışlardı. Beden kuşların gagalarında etrafa dağılmış. Gidip geldi. Kendini yeniden kurdu. Yabancı bir dünyaya çekildi. Aniden her şey grileşti. Dış görüntüler netliğini yitirdi. Bulutlar silikti; kuşlar sesleriyle birlikte gitti. Çalılıklar upuzun, belirsiz bir siyah-beyaz çizgi halindeyken içinde bir uçurumun kenarına vardı. Göğe baktı; gök kambur, sonsuza değin orada kalacakmış gibi külleniyordu. Rüzgar saçlarını dağıttı. Eliyle uzamış, içiçe girmiş saçlarını düzeltmek istedi. İp bileklerini kesiyordu. Bir zaman kendini erteledi. Ölümü erteledi. Her şey ayrıntı oluverdi.
Buradan en uzağa gitmek istiyordu. En uzağa baktı: göğün donukları değen yerleri yırtıldı sandı gözlerinde. Ama yalnızca en yakınına dair kendinin duyması gereken sırlarla, çağrışımlarla doldu. Kendi göğsünde soluyan kuşlara söz geçiremedi. Yine de uzun bildirimlerle bir şeyler anlatmaya çalıştı kendine. Bu kısacık zamanda kendini ölüme inandırmak istedi.
Başı döndü. Pırıltı, küçük, gri benekler uçuştu. Yaşamla ölüm arasındaki çizgide öleceğini unutmuş gibi durdu gene. Bir an ölüm yalnızca bir ad oldu. Gerçeklik karanlıktan yüze doğrul yayılsın istedi. Henüz bilmediği bir zamanı bekledi. Evet, ölüm bir beklemekti. Bu beklemek uzun sürerdi, kısa... Bir ara nefesini tuttu, ölüm nefessizlikti. Derken çok yüksekten birden bire boşluğa itilmişlik duygusuyla sıyrıldı bu kurmacadan. Sonra başka türlü ölmek, ölümünü seçebilmek hatta daha yaşlı ölmek hayalini biriktirdi. Bir yandan da ölümünü görmeye çalıştı. Ölümü beklemek bir canlının ayırt edeceği bir durum olduğunu bildi. Sonrası bilinmezdi. Sonrası kocaman bir hiçlik... O, bu hiçliğin korkunçluğuna değdi. Ona değdiğinde hiçbir şey yoktu; ne ses, ne renk, ne koku, ne dokunuş... Yalnızca başı ve sonu olmayan kör bir karanlık vardı. Bir daha kendinde sıyrıldı.
Bir ara titrek kıvrımlı bir karıncayla göz göze geldi. Karınca bir an durur gibi oldu. Onun öldüğünün üstüne epey bir zaman geçmişti. Karınca açık ağzın etrafında döndü. Tam bunun deliğine girecekken tırmanmaya devam etti. Onun toprak dolmuş gözünün pınarına gövdesinin ön tarafını eğdi. Göz çukuruna yuvarlandı. Çok geçmeden gözden bir parça alarak yüzünden uzaklaştı.  Bir yanağı hala yere yapışıktı. Önce ağır, mat postalları gördü. Derken gerili bir ipi... İpin bağlı olduğu bilekleri gördü sonra. Eller şişmiş, mosmordu. İp gerildi ve hızla çekildi. Ölmüş bir beden çekiliyordu. İp gevşedi. Bir süre eller öylece durdular. Beden biraz daha çekildi. Onun uzanık pozisyonunu aldı. Ölü bedenin yüzü şimdi tam karşısında duruyordu. Ona bakıyordu. Tanıdığı bir yüzdü bu. Bir gözü kapalı, diğeri yarı açıktı. Sağ üst dudağı seğirtmiş, ağzına toprak dolmuş; ama dişleri görünüyordu. Biliyordu; karşısında duran bedenin ağzına üç gündür bir lokma ekmek girmemişti. Biliyordu; o aç öldü. Biliyordu; bir boğazı geçeceklerdi, bir tepeyi dolanacaklardı ve sonra karşılarına bir dere çıkacaktı. Birlikte lavaş ekmek ile taze peynir yiyeceklerdi. Ama şimdi aç ölü ona bakıyordu.
Ona bakanda kendini gördü. Ölmek istemedi. Yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağının sığabileceği dar bir çıkıntıda, dört bir yanı uçurumlarla dolu sonsuz bir gecede, yalçın bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek bir fırtınayla sarsılmış bir durumda yaşamak zorunda olsa ve bütün ömrünce bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış yerde yaşamak şu anda ölecek olmaktan çok daha iyidir diye kurdu. Yeter ki yaşasın da, sırf yaşasın! Nasıl olursa olsun, ama yeter ki yaşasın! Neden sonra bu fikirden sıyrıldı. Yaşamak nedir bilmiyordu çünkü. Kendine acıdı. Kendini öyle görmeye tahammül edemedi. Gitgide kendi gözünde azaldığını görüyordu.
Karşısında ölü yüzler çoğaldı. Biri üstüne oturmuş, içtiği sigaranın külünü kulağına döküyor, bir yandan da namluya mermi sürüyordu. Sanki zamanı o kuruyormuş gibi “zaman tamam” dedi aniden. O, “zaman” ve “tamam” kelimeleri arasında gözleri açık dondu. Gözlerinin önünde gölgesiz kelebekler uçuştu. Her şey yer çekimsiz boşluktu, asıldı. Zaman geçmedi. Mekan boşluktu; zaman hiç... Zaman kuranın sesi kulağına bir yumruk gibi çarptı. Tuz kadar susadığını duyumsadı. Bu anın hiç gelmeyeceğini sanmıştı. Ellerinin içi terledi, gözleri boşaldı. İçini çekmeye çalıştı; ne yapsa hava yetmedi. Sıklaşan solukları kesik kesikti. Son kez yutkunmak istedi. Süngerleşmiş dilinin şişip ağzını doldurduğunu, pütüklü bir odun parçası gibi yanaklarına sürtündüğünü hissetti. Daha yutkunmadan bir ses duydu. Çok geçmeden gözleri sabitlendi.
Yanına ilerledi. Yere çömeldi. Uyuduğunu sandığı alnına elini götürdü. Ipılıktı alnı. Kaldırmadı elini. Yitmekte olan bir sıcaklık parmaklarından koluna, oradan da kalbime doğru yürüdüğünü hissetti. Gözleri açıktı, dudakları yarı aralık... Elini alnından kaldırmadan yüzünü okşayarak ağzına indiğinde fark etti; solunmuyordu. Bunu görür görmez... irkilmedi, anlatamayacağı, sözcüklere sığdıramayacağı bir duyguya kapıldı. Sonra olduğu yerden kalkmadan başını çevirdi. Bugüne değin bir çok ölü görmüştü. Yakın-yabancı ölüsü. Ama karşısındaki onun ölüsüydü. Kendi ölüsü önüne daha soğumamış, soğumasını yavaş yavaş avuçlarında duyduğu ölüsünün karşısında kendini tutamadı. Gözlerini kapattı. Açtığında incecik sudan bir perde kapanmıştı gözünün içini. Gözpınarı su ile doldu. Bir damla oldu. Oradan kirpiğinin ucuna aktı, bir an sallandı, sonra yere düşüp dağıldı.
Uyanık bir düş, bir sanrı görüp görmediğini anlamak için kendine dokunmak istedi; ama yoktu.
* Bolu F Tipi Cezaevi’nde tutuklu